Aylardan Haziran… İbrahim Sadri’nin deyimiyle: “Haziran da geldi…” Ama bu defa başka… Yürek bahçemize taze bir gül bırakmak üzere geldi. Şaka gibi; ama gerçek. İçinde “Babalar Günü ‘nü (21 Haziran) barındıran Haziran, adı konmamış bir sevgiyi
Dünyaya bir çiçeğin açabilmesi için bir bahçede; hava, su, toprak, güneş gibi sebeplerin var olması da gerekiyor. Onların var olabilmesi için de yine bir sebep gerekiyor. Hem o
Gecenin sessizliğinde, karanlık bir odada florasan lambanın önünde oturmuş ve zifiri karanlığa doğru bakıyordu. Önündeki fotoğrafa arada gözü kayıyor fakat fotoğraftaki adamla göz göze gelmek korkusuyla daima gözünü kaçırıyordu.
“Bekletme ne olur, gelmek zamanı gel. Gitme gel! Eylülde gel…”
Ne güzel bir şarkıydı: “Eylülde gel”. Hâlâ ilk günkü gibi hüzünle dinlerim ve kaybolur yiterim, içimin sararmış okul yollarında. O yollar ki, her Eylülün anlamı ve sonbaharın ilk merhabasıydı.
Günler alabildiğine hızlı ilerliyor. Sabahın hesabını yapamadan akşam oluveriyor. Nasıl geçti, nasıl bitti demeden bir sene bitmiş oluyor gözümüzün önünde.
İşin acı yanı gafletle geçiyor. Bugün yarın şunu yapacağız derken yapamadan bitiyor zaman. Bu da endişeye mahal veriyor. Ama endişe ne geçen zamanı durduruyor, ne de yapmak
Klasik bir eserin sadeleştirilmesinden söz edilince aklıma hemen Nasreddin Hoca’nın bir fıkrası gelir. Hayatında ilk defa leylek gören hoca, onun uzun gagasını ve ayaklarını güzel bulmaz. Tutup kesmeye başlar. Hoca iyi niyetlidir ve hayvana iyilik yaptığına inanır. Leyleği kuşa çevirdiğini düşündüğü için de yaptığı işten memnundur.
Kendini zor attı dışarıya. Evde o kadar çok sıkılmıştı ki. Üstüne üstüne gelen duvarlar ve onca eşya arasında boğulur gibi olmuştu. Bütün bunlardan kaçmak, kurtulmak, en azından rahatça bir nefes alabilmek için çıkmıştı gecenin bu saatinde dışarıya, büyük bir umutla.
Günlük hayatımızın içinde farklı sorunlar, engeller ve sıkıntılarla karşılaşırız. Bazı sorunları çözmek için çaba harcarken, bazılarını çözmeye gücümüz yoktur. Bazılarının da çözümsüz olduğunu anlayıp bir tarafa atarız. Bazen de sorunları
Her şey eserlerini okuduktan sonra değişti. Var olan her şey anlamlı hale geldi; mânâlarını, sanatkârını, O’nun güzel ve müjdeli isimlerini gösterdi. Artık her şey farklı. Farklılığa vesile olan sen de farklısın benim nazarımda. Hiç unutulmayacak bir fark var sende. Ve hiç unutamadığım.
Hatırlamak vefa demek, işte bu da o vefanın hatırasına.
İşlerini hemen hemen yoluna koymuştu. Kısa bir kahve molasının yerinde olacağını düşünüp mutfağa geçti. Kahveyi hazırlayıp en sevdiği koltuğa kuruldu. “Otururken, televizyona da bir göz atayım bari” diye geçirdi içinden.
Gitmek; bazen turna turna göğe dizilmektir. Gitmek; bazen kervan olmaktır arka arkaya. Gitmek; bazen hüzünlü bir vedadır umutlara. Gitmek; bazen umuttur vuslatlara. Gitmek; bazen ayrılıktır, bazen kavuşmak. Gitmek; bazen sonsuz bir amaçtır.
Bahçede oturuyorum. Masanın üzerinde duran bir kitabın başlığı dikkatimi çekiyor: Namazın Sırları [Esrarü’s Salât].
İncelemeye başlıyorum. Hüccetü’l İslam İmam-ı Gazali’nin İhya-i Ulumu’d Din isimli eserinde yer alan namaz ile ilgili bölümlerden derlendiğini öğreniyorum.
Hayatı peygamberimiz kadar incelenmiş, her hali, her tavrı, her sözü, en küçük detay bile atlanmadan nesilden nesile aktarılmış başka bir insan yoktur yeryüzünde.
Onun hayatını araştırmak, elbette sadece bir merak değildir. Ama bugün, insanlara hiçbir değer katmayan, hatta kimi davranışlarıyla kötü örnek olan ünlü simaların bile ne kadar merak edildiğini hesaba katarsak, Allah’ın “habibim” dediği bir zatı sırf merak için bile olsa bu kadar araştırmak, elbette boşuna olmazdı. Kimdi, daha doğmadan, mucizelerle kendisine karşılama töreni yapılan? Kimdi, “Sen olmasan, kâinatı yaratmazdım” denilen? Kimdi, asırlardır milyarlarca insanın peşinden koştuğu, örnek aldığı, rehberi kabul ettiği?