Pencereden giren ılık rüzgâr, günlerdir taramadığı uzun sarı saçlarını okşuyordu. Cama en yakın ağaca dalıp gitti bir süre. İri, koyu yeşil yaprakların arasına kuşlar girip çıkıyor, cıvıldayarak uçuşuyorlardı. Çocukluğunda az mı tırmanmıştı bu ağaca.
Terk et beni ey atâlet! Yoksa cezam sefalet. Terk et beni ay atâlet! Sen git ki arkana bakmadan, bu ruh kurtulsun muhaliflerden. Vücut içinde ademi, hayat içinde mevti yaşatma bana. Saniyeler dakikalara; dakikalar saatlere; saatler ömürlere el uzatırken,
Bu gece çığlıklardan çığlık beğeniyorum anne. Hıçkırıklara yelken açıyor yüreğim. Hayat meğer ne zormuş, ne de acımasız anne. "Her gecenin bir sabahı vardır kızım" derdin ya, benim gecelerim sabaha ulaşmıyor, güneş doğmuyor üstüme anne.
Geçenlerde annem ve babam ile birlikte misafirliğe gittiğim bir evin oturma odasının duvarında asılı olan bir tablo, o anda çok dikkatimi çekti. Gerek tablonun arka planı, gerekse bu arka plan üzerine kocaman harflerle yazılan bir veciz söz beni oldukça etkiledi.
Küçük sesler duyuyorum sonsuz karanlığımda. Bedenimi ne olduğunu anlayamadığım bir titreme sarıyor. Ellerim yumuk gözlerim sımsıkı kapalı. Hayal mi rüya mı anlamaya çalışırken küçük seslere yöneliyorum.
Sayfa sayfa dökülüyorum. Takvimlere yazılmışım. Yaprak yaprak tutunuyorum hayata. Dalımdan düşen rakamların sürekliliğinde, çabalamaktayım. Bir vuruşlar zincirinin halkalarından tek tek geçiyorum. Önce yelkovan takip ediyor, baltalıyor ömrümü, sonra akrep... Tik, taklar arasında mekikteyim. Önce tik, sonra tak…