| Bir başkaydı, siyah beyaz Ramazanlar |
|
|
| Yazan Ayşegül Akakuş | |
| Saturday, 01 September 2007 | |
|
Klişeleşmiştir dillerde “nerde o eski Ramazanlar” sözü. Nerede o günler derken, neyi kastediyor, neye gönderme yapıyoruz acaba? Asıl özlediğimiz nedir? İçimize çevireceğimiz düşüncelerle biraz düşünmeliyiz bunu. Ramazanda eksikliğini hissettiğimiz ya da ne yapsak o boşluğu dolduramadığımız şey nedir?
En azından bazı insanlar hâlâ, Ramazan deyince eğlenceden arınmış ibadetli günler tahayyül edebiliyor. Birçok gazete ve TV kanalı Ramazan ayını, karagözün perde alma zamanı, sazlı sözlü kahvehanelerdeki fasıl gecelerinin açılma fırsatı bulduğu ay olarak lanse etse de, inancının bilincinde olan insanlar, bu gibi sebeplerle beklemiyor, Ramazan-ı Mübarek’i. *** Eskiden Ramazan-ı Şerifin gelmesi de, gitmesi de ayrı bir heyecandı. Berat kandiliyle başlardı hazırlıklar ve fakirler için daha zengin sofralar kurulabilsin diye, kilerler şenlendirilirdi. Teravih namazlarıyla kalbi nurlandıran Ramazan, minareleri de mahyalarla aydınlatırdı. Ramazanın ruhuna uygun yaşayarak, birçok manevi bereketle mükâfatlandırılan insanların, ‘eski Ramazanları’ yâd ederken, eğlenceyi, gösteriyi ve gayri ciddi şeyleri kastetmediğini anlarız. Eski Ramazanlara duyulan özlem sadece bu yüzyılda değil, geçtiğimiz yüzyılda da dile getiriliyordu. Yani “nerde o eski Ramazanlar” sözünün asıl sahipleri bizler değiliz. Şöyle 150 – 200 yıl kadar geriye gidelim ve ecdadımızın Ramazanlaşan günlerini ve ‘asıl özlenesi Ramazan’ günlerinin nasıl olduğunu hep birlikte görelim: Hanımların evlerdeki telaşları: Ramazanın telaşesini evlerde yaşatan daima hanımlardır. Hanımlar ağırlanacak misafirlerin listesini önceden yapar, onları memnun etmek için yeni yemek tariflerini komşularından temin ederdi. Kur’an-ı Kerimler ve ilmihaller meydana çıkarılır, evdeki seccade takke ve tespihlerin de sayıları arttırılırdı. Başta mutfak olmak üzere evin her köşesi, yardımcı hanımlarla birlikte temizlenirdi. Kitaplardan oruç ve zekât mevzuları okunarak bilgiler tazelenir, Ramazana has menkıbeler okunurdu. Böylece hem maddi hem manevi temizlikle, mübarek ramazan ayına girilirdi. Beylerin eli kolu dolu: Hanımların ramazana özel çarşı-pazar listelerini beyler temin ederdi. Ramazan ayının bereketi sadece iftar sofralarında görülmezdi. Büyük camilerin avlularına sergiler kurulur, iftar saati yaklaştıkça bu mekânlar daha bir kalabalıklaşırdı. İftarlık pideler, gevrek çörekler, çeşit çeşit baharlı elvan renk şekerler, tablalarda arz-ı endam ederdi. Meydanlarda tespihçiler, buhurcular da fazlaca bulunurdu. İftar saatlerinde Eyüp Sultan, Fatih, Beyazıd ve Ayasofya gibi büyük selâtin camilerin avluları adeta insan seline dönerdi. Satış için özel tutulan çığırtkanların sesleri yükselir, kalabalığa karışırdı. - Ne alırsan yirmişer paraya! - Ne ararsınız beyefendi, hepsi buradaa, yirmişer paraa! Toplumun yaşantısı düzenlenirdi: Sosyal yaşantıya da düzen getiren Ramazan ayından, herkes nasibini alırdı. Öyle ki bu devlet dairelerindeki çalışma saatlerine kadar sirayet ederdi. Ramazanın ilk günü bütün devlet daireleri tatil edilir, gazeteler çıkmazdı. Ramazan ayı boyunca bütün resmi dairelere memurlar sıra ile devam eder, nöbet cetveline herkes riayet ederdi. Ramazanın kış mevsimine denk geldiği günler kısa olduğu için, resmi daireler gece açık olurdu. Hatta 1863 yılı Ramazanında Bab-ı Ser Askeri ve Tophane Müşiriyet daireleri gece açılmış gündüz kapalı tutulmuştu. Bu uygulama ile, “Bu ayda emri altında olanların vazifesini hafifletenleri Allahü Teala affedip, cehennem ateşinden kurtarır.” Hadis-i Şerifindeki müjdeye nail olunmak istenirdi. Özellikle bu ayda devletçe temizliğe daha fazla riayet edilir, yayınlanan tembihnamelerle halk da buna teşvik edilirdi. Ev ve dükkânların önlerinin temiz tutulmasını tembihleyen yazıda şöyle denilirdi: “Bazı konak ve evlerin kapılarında ve duvarlarında tahminen uzun yıllardan beri çamur sıçraması ve kuruması sonucu yakışıksız ve pis görüntüler oluştuğu görünmekte; pencerelerde ise top top örümceklerin sarktığı müşahede edilmektedir. Kapı ve pencerelerin böyle pis bırakılması çirkin bir görünümden ziyade pek çok hastalığı davet etmekte, görenlerin içini karartmaktadır. ‘Temizlik imandandır’ düsturu doğrultusunda böyle hanelerin en kısa zamanda temiz ve pak bir hale getirilmesi önlerinin temiz tutulması gerekmektedir.” Ramazan ayında toplumsal yaşantı düzenlenirken, ahlaki konularda da fazlasıyla hassasiyet gösterilirdi. 1847 yılında Takvim-i Vekayi’de yayınlanan tembihnamede belirtildiği üzere: Cuma günleri Kağıthane kadınlara, Çırpıcı ve Veliefendi çayırları da erkeklere mahsus tutulmuştu. Pazar günleri kadınların seyir yerlerine gitmeleri men edilmişti. Ramazan-ı Şerif boyunca sokakta ve alışveriş yerlerinde saat 11’den sonraya kalmayıp vaktiyle evlerine gitmeleri emredilmişti. Geceleri kimsenin sokaklarda fenersiz gezmemesi ve Karagöz oyunlarına gidilecekse ırz ve edepleriyle oturmaları gerektiği tembihlenirdi. Osmanlı kültür ve ahlak anlayışında, sosyal yaşantıyı dengeleyen ve izzet-i nefsi üstün tutan, yardımlaşma, sadaka verme ve zekat konusundaki hassasiyettir. Bu sebeple Osmanlı halkı sokaklarda, dilenciliği kendisine meslek edinmiş kişilere rastlamazdı. Toplumdaki bu hassas dengeyi sağlayan en önemli unsurlardan biri de ‘sadaka taşları’dır. Genellikle cami ve türbelerin köşelerine dikilen taş bloklar ki, fakiri dilenmekten, zengini de gösteriş ve riyadan kurtarmıştır. Ramazan ayı boyunca da hiç boş kalmayan sadaka taşlarına ihtiyaç sahipleri gece gelir, ihtiyacı kadarını alır gerisini diğer fakirler için yerine bırakırdı. *** Bilindiği kadarıyla İstanbul’un dört yerinde sadaka taşı vardı. Üsküdar’da Gülfem Hatun Camî avlusunda. Üsküdar Doğancılar’da, Karacaahmet’te ve Esnaflarda ‘Ramazan’a özel hassasiyet: Eskiden Ramazan ayı geldi mi fırınlar bu aya özel hamurkâr ve özel pişirici tutarlardı. Bu hamurkârlar eski bir geleneğe uyarak, her sabah mutlaka fırına en yakın hamama gidip gusül abdesti alırlardı. Müşterilere zamanında ve kıvamında pişmiş pideyi yetiştirmek hüneri de pişiricilere düşüyordu. Bu ustalar sadece bir ay çalıştırıldıkları için, ücretleri hayli yüksek olurdu. Fırından sıcak sıcak çıkan pideler mahallelere hatta varoşlardaki evlere kadar götürülürdü. Genellikle veresiye ekmek dağıtan tablakârlar, çifte pide sepetlerini atlara yükler, iftara doğru yollara düşerlerdi. Tablakârlar kime kaç tane pide verişse tahta çubuklara çizik atar, fırın sahibine teslim ederlerdi. Ramazan demek ‘İbadet’ demekti: Bu ayda çalışma saatlerinin düzenlenmesi ile halkın boş vakti çok olurdu. Bu durumu fırsat bilenler zamanlarını en iyi şekilde değerlendirebilmek ve Ramazanı idrak edebilmek için camilere çekilirlerdi. Bu ayın hürmetine, toplumca haramlardan kaçınmaya daha çok özen gösterilirdi. Kur’an-ı Kerim okunur, fıkıh ilmine daha bir rağbet edilirdi. Ramazanın ilk cumasını Ayasofya’da, ikincisini Eyüp Sultan’da, üçüncüsünü Fatih’te son cumasını da mutlaka Süleymaniye’de kılmak halkımızın Ramazana mahsus adetlerindendi. Türbeler ziyaret edilir, sakal-ı şerifle mutlaka bereketlenilmek istenirdi. Ramazanın tadı teravih namazı: Mübarek Ramazan ayının iftarı gibi sahuru, sahuru gibi teravihi de başka lezzetteydi. Ramazanı oluşturan bu temel üçlüye çocuklar da daima dâhil edilir geri bırakılmazdı. Teravih öncesi caminin yolunu tutmuş olan her yetişkinin elinde bir çocuk görürdünüz. Müslümanların teravihlerde yekvücut oluşu, daha bir dayanışma içine girmelerini ve ibadet sevgisini aşılamakta idi. Dört rekâtlık sabah namazına gelmeyenleri otuz üç rekâtlık teravih namazında görmek mümkündü. Mahyaların ışıltılı heyecanı: Ramazan akşamlarının gökyüzünde ışıldayan mahyaları yürekleri heyecanlandırırdı. Cami minarelerinin ikisinin arasına gerilen halattan küçük kandiller sarkıtılarak gecenin karanlığına sözcükler yazmak, bir nevi Ramazanın o beldeye getirdiği sevinci, bereketi ve ferahlığı işaret ederdi. İlk mahya Sultan Ahmet camiinde kurulmuş ve zamanla Osmanlı sınırlarını dahi aşmıştır. Mahyalar o devirde, günümüzdeki ampullü mahyalar kadar pratik olmayıp, ustasını saatlerce uğraştıran bir sanat eseridir. Kandillerin sayısı, her kandil ipinin sarkıtılma ölçüsü, içlerine koyulan yağın miktarı teker teker hesap edilir. Fıstık çöpünden yahut kavrulmuş tatlı su sazına sarılan pamuktan yapılan fitilleri hazırlamak da epeyce zaman alırdı. Mahyacı olmak öyle kolay iş değildi. Vakıf meclisinin kurduğu imtihandan geçilmesi gerekirdi. Saygı duyulan ve evladiyelik bir meslek olan mahyacılığa yabancı bir seyyah göz şöyle der: “Dünya yüzünde sevilmeye ve sayılmaya layık Türklerin, gökteki yıldızları toplayıp minareler arasına yazı yazmayı akıl edişleri, medeniyette ne kadar ileri olduklarının bir ifadesidir.” Günümüzde kullanılan elektrikli mahyaların saltanatı da, 1923 yılında Fatih ve Ayasofya camileriyle başlar. Son günlerin hüznü bayramın neş’esi: Mübarek Ramazan ayının yirmisinden sonrası, çoğu evlerde, bir hastanın son demlerini yaşaması kadar hüzünlü geçerdi. Ardından gelecek olan bayram da, hüzünlü gönüllere su serperdi. Ramazan öncesi günlerde olduğu gibi, bayrama dokuz gün kala, bir tatlı telaş sarardı her haneyi. Kapalıçarşı ve Mahmut Paşa mevkileri, alışveriş yapacak olan hanımların akınına uğrardı. Çarşafını giyip, peçesini takan kendisini çarşı meydanlarında bulurdu. Evin hanımı, kendisi ve çocukları için elbiselik kumaşlar alır ve bir an önce dikime verirdi. Durumu daha zengin olan ev hanımları ise, alış veriş için Galata yahut Beyoğlu’nu tercih ederlerdi. Konaklarında hizmet eden kâhya ve divan efendisine de, hane sahibi tarafından elbiselik çuhalar, şallar, aşçıbaşıya da bel futası alınır, bohçalanarak Bayram sabahı takdim edilirdi. Sabah olduğunda herkes bayram namazına koşar, sokaklara yayılan cemaatten olmak istemeyenler ise geceden caminin yolunu yutardı. Bayram namazları, büyük bir azamet ve ihtişam içinde kılınırdı. Tebrikleşmeler caminin içinde başlar eve varana dek sokaklarda musafahalaşmalar devam ederdi. *** Her yeni gelen asrın, bir öncekini aratması gibi, bizim bahsettiğimiz, özlemini duyduğumuz eskiler de, bir evvelki neslin yaşadığı dönemleri dillerine dolamışlardı. Her ‘eskiye özlem’ terennümünde aslında: ‘bir şeylerin yavaş yavaş yok olup gittiğinin çığlığı gizlidir’. Yaşantılarımıza ve Ramazanlarımıza, asli ruhunu geri veremezsek, bu hasret hiç bitmeyecek! (Bu makale 7013 kere okundu.) Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. | |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Ramazan'ı seviyoruz |
| Havva Koç - 21 - Satış Sorumlusu Ben Gümüşhaneliyim. Buraya (Sultanahmet´e) arkadaşlarımla Gümüşhane'den geldim. Onlar da benim gibi İstanbul´a gelip Sultanahmet camiini görmeyi çok istiyordu. Televizyondan izliyorum da, bu mekânlarda çok güzel diyalog ortamı var. Daha çok diyalog ortamı olduğu için, ben Ramazan'ı daha çok seviyorum. Ne yazık ki senede bir ay böyle geçiyor. Her zaman böyle olsaydı belki kıymeti kalmazdı ama yine de insanların hayırlı işler yapması, daha iyi olması hoşuma gidiyor. Ramazan'da daha başka güzel oluyor her şey. Ramazan bizim insanlarımız için de bir diyalog vesilesi. |
| Devamı >> |