Bizim Radyo Söyleşileri
Nefsimi ayaklar altına alıp çiğnemeye çalışıyorum | Nefsimi ayaklar altına alıp çiğnemeye çalışıyorum |
|
|
| Yazan Tuğba Akbey İnan | |
| Sunday, 01 July 2007 | |
|
GİRİŞ: “Sezgiler” ve “Hasret Türküsü” albümlerinden sonra “Gönül Dostu Arzuladı” isimli üçüncü albümüyle Gökmen konuğumuzdu Bizim Radyo’da…Genç kuşağın umut vaad eden ismi Gökmen, uzun yıllar sonra kendisinden halk müziğin önemli isimlerinden biri olarak söz ettireceğe benziyor.. Konuşmaları, müziğe ve insanlara saygısı bizim kuşağın çocuklarıyla ilgili umudumu bir kat daha arttırdı. Siz de Gökmen’i bağlamasıyla seslendirdiği canlı performansıyla dinlemediyseniz çok şey kaçıranlardansınız demektir... *** Bir şairimiz mısralarında halk türkülerini anlatırken “Şairim, şiirin hasını ayak sesinden tanırım / Bir halk türküsü duyunca şairliğimden utanırım” der. Bu ayki konuğumuz türkülerimize hayat veren bir genç sanatçı: Gökmen. Çıkardığı iki albümden sonra, yeni albümünün bir soluk alma albümü gibi geldiğini düşünerek, “siz ne dersiniz?” diye sorduğumuzda “Açıkçası biz de öyle düşünmüştük. Şu ortamda tasavvufi türküler repertuarı yalnızca dinlediğimiz TRT’de ya da konserlerde okuduklarımız vardı. Bu da beni sıkıntıya sokuyordu. Son albümümüzde, bir Allah dostu olan Hulusi Efendi’nin Mektubat’ından ve Divan’ından alınan, onun Yaradanıyla olan ilişkisini kaleme döktüğü sözler var. Biliyoruz ki, divan edebiyatı eserlerinden oluşan albüm sayısı çok azdır. Bu yüzden böyle bir girişimde bulunduk. Birinci parçadan sonuncusuna kadar tasavvufî türküleri okuduk. Kötü mü yaptık? Dinleyenler, en azından mutlu olup haz alıyorlar. Bu albümde başka bir şey oldu; kapak çalışmasından müziklerine kadar huzuru bulduk.” Şeklinde cevapladı. Hepimiz tasavvuf albümlerinin çok büyük bir kısmının ilahi formatında hazırlandığını biliyoruz. Şimdi başka bir solukla yola çıkan Gökmen’in bu konuda görüşlerini aldığımızda “Halk türküleri de tasavvufi olarak okunabiliyor dedirtmek istedim. Gittiğimiz konserler, radyo ve tv programlarında bu türküleri okuyoruz. Ama bu besteler Gökmen’in şahsına ait olan bestelerdir. Ama kendi bestelerimden oluşan bir repertuarla sahne almak hayalimdir. İsterim ki, insanlar benimle birlikte bestelerime eşlik etsinler” dedi. Ardından, kendisinin bukonuda biraz risk aldığını söyledik ve bu albümle müziğe ne katmak istediğini açıklamasını istedik. Gökmen bunu şöyle açıkladı: “Bir defa bağlamanın her şekle gireceğini kabullendirmek istedik. Türkülerle insanlara her şekilde mesaj verilebileceğini duyurduk. Samimi duygularla yola çıktık. Zaten albümü dinlediğinizde farklı kulvarlardaki enstrümanların nasıl kullanıldığını göreceksiniz. Mesela bağlamanın tınısı pırılı pırıl, ney’in üflemesi çok güzel olmuş dedirtmek istedik. Gökmen’in kendi duygu ve besteleriyle insanlara ne verebileceğini de bu albümün sonucunda göreceğiz. Ayrıca, bundan sonraki projelerim içinde bir Erzurum bir Diyarbakır türküsü olan değil de, Gökmen türküleri olan bir albümü nasıl yapabilirim de var.” Bu tarz bir albümün örneklerinin olmadığını göz önünde bulundurarak, bu albümü yapabileceğinize ne zaman inandığını ve zincirin ilk halkasının hangi türkü olduğundan bahsetmesini istedik. Gökmen bu albümünün hikayesini şöyle özetledi: “Hulusi Efendi Vakfı’nın her sene düzenlemiş olduğu Darende’deki etkinliğe katıldık. Bir şehirdeki konsere gider gibi, normal şekilde yola çıktık. Darende’ye sabah namazı vaktinde vardık ve namazımızı kıldık. O sabah namazı oldukça farklı bir maneviyat ortaya çıkarttı. Çok şaşırdım. Dağ, taş, tarla böyle bir gül cenneti haline getirilebilir mi? Anadolu insanının sevgisiyle büyümüş bir şehir. ‘Bir vakfın çalışması bir şehri bu kadar yapar mı?’ dedim kendi kendime ve cevapladım: ‘Anadolu insanı yapar. Yürekler sevgi ile baktığı için bu iş olur’ dedim. Dediler ki, ‘Gökmen’e bir şiir verelim akşamki konsere yetiştirsin.’ Şiiri okudum. O sıralarda insanların artık birbirine sevgi ile bakmadığını düşünüyordum. Niye sevgisiz yetişiyorduk? Tv’lere bakıyordum, insanlarda birbirine saygı ve sevgi namına hiç bir şey kalmamış. Bunun yanında, gönül dostu bir insan var. Allah’a duymuş olduğu sevgi ve muhabbeti düşünün. Yani bir insan bir insana sevgi ikram ediyor. O kadar özlemişim ki bunu. Herhalde biri bana sevgi ikram etse, onun kapısından ayrılmam. Bu zât böyle bir gönül adamı. Çok etkilendim. İlk olarak ‘Gönül dostu arzuladı’yı yaptım. Bu arada vakıf başkanı böyle bir albüm teklifinde bulundu. Biz de kendi çizgimizi bozmadan olur, dedik.” Gökmen bu noktada sevgi ikramı ile ilgili olarak da, “Temel öğe Osman Hulusi Efendinin yaşadığı dönemde insanlara sevgi dağıtması. Ali’yi Veli’den ayırmadan, ikisine de aynı sevgiyi vermek çok önemli. Bu temel düşünce ve sözlerle yola çıktım” dedi. Aslında albümü dinlerken, dinleyenlerin kendilerini o atmosferin içinde hissetmesi gerekiyor riskinin ortaya çıktığını belirtiğimizde, “Önyargı ile bakmasınlar öncelikle. Bir dinlesinler. Ondan sonra memnuniyetlerini ya da memnuniyetsizliklerini dile getirsinler. Özellikle üç defa dinledikten sonra dillerine takılacak çok güzel şeyler olduğunu düşünüyorum. Birinci parçada “Garip annem” demişiz. Herkesin annesi var. Annelere duyulan bir özlem ve hasret mevcut. Bestesini yaparken defalarca ağladım. Zira ben de insan evladıyım. Herkes bu sevgiyi içinde taşıyorsa duyarsız kalmayacaktır” şeklinde açıkladı Gökmen’i tv’den izlediğim kadarıyla, kendini net olarak ifade edemediğini düşündüğümüzü, çekingen gördüğümüzü belirttik. Ardından da müziğin kendini ifade etme anlamında bir araç mı, diye sormadan edemedik. Bakın nasıl cevap verdi: “Aslında Gökmen, tv ve radyo programlarında yeni yeni konuşmaya başlıyor. Konuk olduğum programlarda arkadaşlarım ‘Gökmen türkü söylerken iyi de, konuşurken biraz sıkıntılı’ diyorlar. Ben çok konuşmaktansa türkülerle insanlara mesaj vermeyi doğru buluyorum. Ancak baktık ki değişik bir yöne doğru gidiyor. Kendime dedim ki; ‘Gökmen! Gittiğin tv programlarında türkülerini dile getirirsen, yaptığın türküyü hangi duygular içinde yaptığını insanlara anlatırsan başarı olursun.’ Gittiğim her yerde konuşuyorum artık. Doğru bildiklerimi paylaşıyorum. Bu yüzden ‘Hasret Türküsü’ programı benim için çok önemliydi. Tabii ki genç bir müzisyen olan Gökmen’e hedeflerini sormadan olmazdı. Biz de “Gelecekte Gökmen ile ilgili ne söylesinler istiyorsunuz?” diye sorduk ve “Adam gibi adam desinler, yeter. Gittiği konserlerde hep sevgiyle baktı, gençlere bir şeyler vermeye alıştı. Hakikaten türkülere de hizmet etti bu insan demeleri yeterli. Elimden gelen tüm gayret o noktada” cevabını aldık. Üstte yaptığı tanımlamaya hangi albümde ulaşacağını hissedeceğini sorduğumuzda, “Sezgiler” albümünden sonra bunu biraz hissetiğini ama kendisinin bu inanmışlığını toplumun algılamasında sıkıntı yaşadığını ifade ederek “Yaşınızın yarısını akademik kariyere vermişsiniz. TRT, Güzel Sanatlar, konservatuar… Dikkatli bakarsanız albümlerimizde hem altyapı olarak, hem kompozisyon olarak basite indirgenmiş bir durum yok. Her yöreden türkülere vâkıf olmanın vermiş olduğu güzellikler var. Programıma popüler kültürün öğesi sanatçıları konuk etmiyorum. Konservatuarda iken bizi tv proramlarına bizi çağırmayan büyüklerimiz oluyordu. Ben onlara savaş açıp, konservatuardan arkadaşlarımı alıyordum programlarıma. Hatta bir dönem konservatuarda konuşmalar olmuştu: “Bu çocuk helal süt emmiş. Konservatuar tarihinde ilk kez biri kalkıp gencecik çocukları tv’ye çıkarıyor.” Benim karşımda türkü okuyan çocuklar titriyorlardı. Onlarda kendimi bulduğum için mutlu oluyordum. İlk deneyimlerini benimle yaşıyorlardı. Abuk subuk, türkü okuyamayan sanatçılarla Gökmen’in hiçbir zaman işi olmayacaktır” diyerek, kesin ve net cümlelerle cevapladı Şu anda istediği noktada olup olmadığını merak ettiğimizi belirttiğimizde ise, bir örnekle konuyu açtı ve “Hayır hayır… İstediğim nokta hiçbir zaman olmayacak ki. O nokta yok. Tanınma açısından belediye işçisinden tv’cisine kadar herkes tanıyor… Mesele o değil ki… Amacım; türkülere bir şeyler vermiş bir kardeşimiz, bir evladımız gözüyle baksınlar. Yurtdışında bir konser sonrası imza standında şöyle bir olay oldu: Standtan tüm arkadaşlarımın gönlünü alarak ayrılırım. Bir ablamız diyor ‘Bir sanatçı böyle mi olur? Biz gözümüzde fazla büyütmüşüz. Çocuğa bak, bütün herkesi sardı sarmaladı, öptü, helallik istedi ve çekti gitti.’ Şimdi gerçek sanatçı bu mu? Yoksa burnu iki karış insanlara tepeden bakan, kimsenin hoşnut olmadığı şeyler yapan mı? Ulaşılmazlık mı? Amaçlarımdan biri de ‘ulaşamazsanız sanatçı olur’ tezini eritmek” şeklinde gerçek sanatçı kavramına atıflarda bulundu. Her işin zorluğu var muhakkak. O işin zorluklarından bahsedenlerde. Gökmen’e, bu işe başladığında hocalarının ve beraber çalıştıklarının bu işin çetin olduğundan bahsedip bahsetmediklerini öğrenmek istedik. Ayrıca kendisini tahmin ettiğini gibi bir ortamda olup olmadığını anlatmasını istedik. Bu çerçevede, önemli sözler sarfeden Gökmen, bu son sorumuzda bakın neler söyledi: “Onu ben kendim seçtim aslında… Şu an benim bir çok arkadaşım tahmin ettiğim yerde değil. Türkü söylüyor ama gönlü başka yerde. Bizim dilimiz türkü söylüyor gönlümüzde türkülerin içinde. Halkın yani insanların içerisindeyim. Bazen bir ninenin bakışlarından bir parça çıkmış oluyor. Ben insanlardan aldığım elektrik ile beste yapmaya çalışıyorum. Onlara hitap ettiğim için bir bakışları beni etkileyebiliyor. Mesela oturduğum evin alt katında bir evladın babasına saygısızlığı çok zoruma gitmişti. Ev sahibim diye bir şey diyemiyorum. Ama oturup bununla ilgili türkü söylüyorum. Biz insanlara gerçek sanatçının nasıl olduğunu anlatmak istiyorum. Bu çocuk sazını da çalıyor, sesi de güzel, üretken de… Bunların hepsi varsa başka şeyler doğuyor artık. İlginç ve enteresan bir olayı anlatacağım: 15 gün önce Antalya’da konserdeydim. Bazıları beni tanıyor, bazıları tanımıyordu. Programda ilahi okunacak sanıldı. Ama Balıkesir türküsünden Urfa türküsüne kadar bir türkü geçidi yaptım. Programın başında salonda çok az kişi vardı ve türkü geçidine başlayınca doldu. O mekânda, zihniyetleri biraz farklı insanlar oldukğu için başta anlamadılar. Ama sonra gelip oturdular ve dinlediler. Konser bittikten sonra ayağa kalkıp alkışladılar. Ben sahnede gözyaşlarımı tutamadım. Çünkü bakış açılarını farklılaştırmıştım. Allah bu yeteneği bize vermişse, onlar bu yeteneği ayağa kalkıp alkışladılar. İki gün sonra da enaniyetimi sıfırlamak için kendi kendimi sorguya çektim. Çünkü nefsimi ayaklar altına alıp çiğnemeye çalışıyorum.” (Bu makale 8357 kere okundu.) Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. | |
| Sonraki > |
|---|
| Demokrasimizin kısa ve bol kesintili tarihi |
| Cumhuriyet döneminin demokrasi tarihi, henüz altmış yıllık bir ömre sahip. Türkiye, 1946'ya kadar tek parti sistemiyle ve mutlak bir istibdat rejimiyle idare edildi. Evet, rejimin resmî adı "Cumhuriyet" olmasına rağmen, uygulanan rejimin kendisi ise, insanlık tarihinde eşine hiç rastlanılmayan bir dikta yönetimi şeklindeydi. |
| Devamı >> |