Skip to content

Genç Yaklaşım Dergisi

Anasayfa arrow Haber Yaklaşım arrow Yoz medyaya kim dur diyecek?
Yoz medyaya kim dur diyecek? Yazdir E-mail
Yazan Recep Bozdağ   
Friday, 01 December 2006

Hasan Cihat Örter ile özel

Hasan Cihat Örter’le ropörtajımız, Temmuz ayındaki müstehcenlik sayısını tebrik etmesiyle başladı. Aralık sayımızda söyleşiyi ancak tamamlayabildik. İnanmayacaksınız ama böyle oldu… Üsküdar aşığı olan Hasan Cihat Örter

ile Üsküdar’daki evinde görüştük. Oldukça keyifli ve neşeliydik. Eh! İşin içinde onun tellerini titrettiği gitarından gönlümüze misafir olan Anadolu ulaşınca…  Sohbete, dinlemeye doyulmadı. Ve sohbetimizi gitarından ve sesinden gönül bahçemize yolladığı “Gelin dostlar bir olalım/İşi kolay kılalım/Sevelim sevilelim/Dünya kimseye kalmaz” ve “Mal sahibi mülk sahibi/Nerede bunun ilk sahibi/Mal da yalan mülk de yalan/Gel sen de biraz oyalan” ezgileriyle bitirdik… Buyrun müzik tadında bir röportaja!

 

*Öncelikle sizi okurlarımıza bir portre olarak tanıtmak isteriz. Hasan Cihat Örter kendini nasıl anlatır?

Ülkesine kültürüne insanına hizmet etmek için gece-gündüz çalışan 24 saatin 20’sini çalışarak geçiren ‘iyi insan’ olmaya çalışan bu  fakir, geriye dönüp baktığında ‘Boşuna’ yaşamamışım diyenlerden.

24 Ekim 1958 yılında İstanbul'da doğdum. Çok küçük yaşlarda harika çocuk olarak piyano ve keman ile tanışarak müziğe başladım. Prof. Antonio Doumesitch’den ders aldım. Üsküdar Musiki Cemiyetinde makam ve nazariyat dersleri aldım. Boston Üniversitesi Berklee Müzik Akademisi'nden burs kazanarak Amerika'ya gittim. Belçika Kraliyet akademisi Liege Konservatuarı’nda yüksek kompozisyon dersleri aldım. Türk müziği üzerine master ve doktora yaptım.  TRT 2'de Müzik ve biz adlı programı 4 yıl hazırlayıp sundum. STV'de 3 yıl canlı olarak "Geceyi örten müzik” programını yaptım. Sürgündeki Devlet, Menderes, Kızıl Güneş, Sultan Galiyev, Dünden Bugüne Kıbrıs, Cumhuriyet, Osmanlı’nın Doğusu , Fatih Ve Fetih, Doğduğum Topraklar… 200’e yakın belgesel ve film müziği yaptım. ABD, Rusya, Hollanda, Belçika, İngiltere, Fransa, Yugoslavya, İspanya, İtalya, Almanya, Hindistan, Azerbaycan, Afganistan, Japonya, Çin, Hindistan gibi 70 e yakın ülkede konser verdim; kültür ve medeniyetimi temsil ettim. Eserlerimdeki bütün enstrümanların icracısıyım. Ülkemde daha çok gitarist olarak biliniyorum ama, 20’ye yakın enstrümanı iyi derecede çalabilmekteyim. Çalışmalarımı Üsküdar Salacak’ta müzeye çevrilen ve aynı zamanda home studio olan evimde yürütmekteyim. Yurtdışı ve yurtiçi konserlerimden vakit buldukça; ülkemizdeki müzikal yozlaşmaya, magazinel medyaya, televoleye, kültürel dejenerasyona karşı "Müzik ve Aydınlanma" seminerleri vermekteyim. Adımı yaşarken sokağa verdiler, rüyamda görsem inanmazdım. Evimi de müzeye çevirdiler. Türk müziğine hizmet etmiş öncü büyüklerimiz ödülüne de layık gördüler. Daha 47 yaşımdayım. Allah’tan bir kul daha ne ister...

 

*Müzikalite açısından Türkiye’de kendinizi yalnız hissediyor musunuz?

Hayır hayır. Bu ülkenin çok kaliteli işler yapan evlatları var. Sadece göz önünde değiller. Bilimde olduğu gibi sanatta da maalesef yurt dışına kaçış var. Herkes dışarı giderken ben geri geldim. Anam bile “oğlum niye geldin” demişti. 1980 yılında geldim. Ben kaçmayı değil mücadele etmeyi seçenlerden oldum. Ben ezan sesi duymazsam yapamam. Çünkü beni ben yapan bu ülkedir. Benim şansımda şansızlığımda bu ülkede olmamdır. Dünyanın hangi ülkesinde bu kadar çok kültür medeniyeti, ozan ve şair var. Amerika’da hocam bana dedi ki; “Oğlum! Anadolu ezgilerini klasik gitara adapte et. Amerikalı zaten Bach’ı, Mozart’ı, Bethoveen’i çalıyor.” Dünyanın en büyük kataloglarına bu adamları çaldığım için değil, Karacaoğlan’ı, Mevlânâ’yı, Yunus’u, Dede Efendi’yi, Itri’yi çaldığım için girdim.

 

*Ülkemizde gerçek sanatçılara hak ettiği değer veriliyor mu?

Ülkemizi yöneten insanların her zaman kültür ve sanata çok büyük önem vermeleri gerekir. Hatta Başbakanımızın Cumhurbaşkanımızın bir enstrüman çalmasını çok isterim. Kardeşlik, dostluk, barış hepsi bugün sanatla kuruluyor. AB’ye girdiğimizde bize soracaklar sizde sanatçı kim var. Biz kimi göstereceğiz? Almanya savaşı kaybettiği zaman devrin başbakanı “Biz Almanya’yı Goethe ve Mozart ile kurtaracağız” diyor, yani sanatla. Bizim ülkemizde bağlama, gitar çalan, şiir yazan insanların daha çok olması lazım. Türk olmak demek kültür, sanat, estetik olmak demektir. Bir kere hepimiz en az bir enstrüman çalmalıyız. Belçika da, Fransa da hasılı hangi ülkede olursam olayım, soruyorum, gitar çalan kaç kişi var diye. Salonun yarısı el kaldırıyor. Herhangi bir enstrüman çalanlar el kaldırsın, dediğimde, salonun tamamına yakını el kaldırıyor. Biz de maalesef değil gitar, piyano bağlama bile çalan sayısı 3’ü 5’i geçmiyor. Tabi bu ekonomik gerçeklerden bağımsız bir durum değil. Ama biz az buçuk müzik aleti çalabilirsek, müzikten anlarsak ülkemizde müzik diye bize dayatılan şeyin farkına varırız.

 

*Bu ülkede gerçek sanatçıya yüzü dönük olmayan bir bakış açısının olduğunu sanırım siz de kabul ediyorsunuz. Sizce  bu toplumun gençleri bu kadar günü birlik şeylerle beslenirken bu durum, doğru şeylerin izinden gidecek ruhları da baltalamıyor mu?

Halk bir tarladır, ne ekerseniz onu biçersiniz. Kin nefret husumeti verirseniz, sevgiyi kardeşliği barışı alamazsınız. Selam verme, komşunun hatırını sorma, komşun açken uyuyamama… Bize mahsus olan manevi değerler maalesef son zamanlarda ciddi dejenerasyona uğradı. Tabii ki doğruyla yanlışı ayırdetmede kötü örnekler güzelliklerin önüne geçmiş bulunmaktadır. Bu genç dimağların önündeki en büyük problemdir. Ben inanıyorum ki, elbette bir gün bizim halkımıza verilen, bizim tarlamıza ekilen de elbette  aşk olacaktır, sevgi olacaktır, sanat olacaktır, müzik olacaktır. Sanatçı diye bize televolelerde, magazinel programlarda, gelinlerde kaynanalarda Laila’larda bulunanlar gösterildiği sürece bu hep olacaktır  Sanat diye resimde çıplaklığı, müzikte arabeski bize dayatanlar bunun bu ülkeye ne büyük kötülük olduğunu fark edeceklerdir. Aslında ev sahibinin hiç mi suçu yok? Tabii ki bizler de iyiyle kötünün, güzelle çirkinin, günahla sevabın farkında olmalıyız. Önümüze konan her yemeği yememeliyiz. Aslında durum bu kadar da vahim değil. Anadolu’yu, üniversiteleri dolaşıyorum. Müzik ve aydınlanma seminerleri veriyorum. Aslında herkes her şeyin farkında. Müthiş bir gençlik geliyor. Gençlerimiz o kadar da günübirlik şeylerle meşgul değil. Okuyan, üreten, yazan çizen bir gençlik var.

Gerçek sanatçının, bilimadamının, yazarın çizerin sadece bu ülkede, bu gün yaşanan sorunu değil. Hak ettiği değerin verilmeyişi bütün dünyada bütün zamanlarda maalesef bu böyle olmuş, Beethoven’leri, Mozart’ları Van Gogh’ları hatırlayın.

 

*Dünya müziğinde Türk müziğinin belirgin bir yeri yok  Neden?

Türk Müziği çağdaş anlatımlarla ifade edilemezse feodal bir toplumun veyahut saray kökenli bir toplumun müziği olarak ancak kafa yapısında gelişmiş insanlara hitap eder. Çağdaş anlatım ise çok seslilikten geçer. Klasik eğitimle sadece klasik eserleri (Bach, Chopen, Mozart) çalardım. Hocam, ben daha küçükken “sen bunları istediğin kadar çal asla hak ettiğin yere gelemezsin” demişti. “Neden hocam” dedim. “Onların sanatçıları kendi müziklerini yapıyor zaten” dedi. “Sen asla bir John Williams gibi olamazsın. Sen kendi müziğini çok sese uyarlarsan o zaman seni hak ettiğin yere getirirler” dedi. Sadece müzikte değil her şeyde böyle. Dolayısıyla 1993 yılında yaptığım “Anadolu Ezgileri” EMI’in dünya kataloğuna girdi…

Müzik araştırmacısı Herr Brigel, 5-6 yıl önce bana şöyle demişti: “Şu an doğmamış nesil seni çok iyi yerlere getirecek ama, sen hayatta olur musun bilemem.” Tabii hayatta olmak o kadar mühim değil aslında. Önemli olan üretip, paylaşabilmek. “Ben çok iyi bir şey yapayım da dört duvara çalayım! Anlayan anlar” Ne demek anlayan anlar? Anlamayana da anlatacaksın!

 

*Bir de sanırım her ülkenin kendi kültürü müziğini belirliyor?

Batı’lılar bizim müziğimizi ‘çoksesli’ olarak dinlemek istiyorlar. Mesela  biz hiçbir zaman  bir İspanyol gibi ‘Flamenko’ ya da bir Amerikalı gibi ‘country’ yapamayız. Onların müziğindeki tutkuyu ve heyecanı yakalayamayız. Çünkü her ülkenin bir otantik müziği vardır. Biz tabii ki bir zenci kadar blues yapamayız. Flamenko yapabilmek için de İspanyol çingeneleriyle yaşamamız gerekir. Bunun dışında yapılan sadece taklittir. Bizim için de aynı şey geçerli. Bir türküyü bir batılı asla bizim gibi söyleyemez. Çünkü hançeresi yetmez. O sıcaklığı yakalayamaz. Biz batı eğitimi aldıktan sonra  en iyi kendi topraklarımızın müziğini yaparız. En basitinden her ülkenin bebeği bile farklı ağlar.

 

*Bir türlü hakkını vermediğimiz, vermeyi de bir ayağa düşürülmüşlük olarak algıladığımız Anadolu kültürünün hâlâ yanı başımızdaki bir altın madeni olduğunun farkında değiliz. Bu saplantılardan  sıyrılışı gerçekleştirerek varlığımızı, sınırlarımızın dışında da kültürümüzle var kılışınız bu toprakların çocuğu olarak  bizleri müthiş bir coşku veriyor...

Sanat adına bir şeyler yaptığınız zaman alıcı kitlesinde kültürel bir sendrom yaşanmasından dolayı, kültürel açıdan manevi bir düşüş içerisindeyiz şu an. Bu mevzunun manevi anlamda irdelenmesi lazım. Zira kültür insanın mânâ âlemine hitap eder, madde âlemine hitap eden bir kültür yok daha ve o mânâ Anadolu’nun yüreğinde gizli. Karacaoğlan’da, Yunus’ta, Mevlana’da, Dadaloğlun’da,  Köroğlun’da, Pir Sultan’da bu değerlerin her biri asırlar önce, sadece bu topraklara değil, tüm evrene ışığımızı yaymışlardır. Bizim yaptığımız, bu değerleri alıp yeniden dile getirmek aslında.

 

*Bestelerinizi ne zamanlar yaparsınız? Geceleri mi çalışıyorsunuz?

Benim kafam her zaman meşguldür. Günde 20 saat çalışıyorum, çok az uyuyorum. Gece gündüz çalışıyorum.

 

*Şimdiye kadar yaptığınız 18 albüm ve 2000’e yakın bestenin içinden en muhteşem olanı diye nitelendirdiğiniz ‘The Humanity: Symphony Of Kabe And Hicret’e gelecek olursak, bu çalışmanızı diğerlerinden daha da özel kılan nedir? Hasan Cihat Örter’in hangi ruh haline hitap ediyor?

Hacca gitmeme vesile olan bestemdir. Bir gece rüyamda gördüm Kabe’yi. Etrafında dönüyorum. Albümünde uzun uzun yazdım. Stüdyo olan evimde uyandım ve eseri besteledim. Ertesi gün televizyonda program yapıyordum, çaldım. Telefonlar kilitlendi bir daha, bir daha… Bir hac ve umre organizasyon firması geldi, “Hocam sen zaten gitmişsin. Bize de seni götürmek farz oldu” dediler. Herkes binlerce dolar verip sıraya girerken bu fakir üstadınız bir besteyle gitti. Tavafı, hicreti, çileyi, vuslatı kısacası o haleti ruhiyeyi yaşadığım bir eser. Eser bir sahne performansı ve saatlerce bu eserleri icra etmek istiyorum. Tabii albümün bir başka özelliği de,  Kabe senfonisiyle beraber hicretinde senfonisinin olması ve teknik olarak çok ciddi imkânların kullanılmış olması.

 

*Dünyanın en büyük firmalarından olan EMI’dan çıkan albümünüzü, neden Irak’taki ve Filistin’deki savaşlara bir tepki olarak çıkardınız ve onlara adadınız.?

Savaş kötüdür. Öldürür. Ve de suçlu  masum ayrımı yapmaz. İlk önce ölen de çocuklardır. Her nerede ve hangi nedenle olursa olsun, ister Afrika da ister Avrupa Amerika ya da Irak, Filistin, Kamboçya ve Çeçenistan’da olsun savaş kötüdür ve öldürür. 

Sanatın gücüyle ilgili hayatında gitar dinletisinde bulunmamış birisi ile konuşuyoruz. Belli ki yaşantısı ‘Arabesk Müzik’ içinde yoğrulmuş bu arkadaşımız  bize Yahu alt tarafı iki gitar işte!” dedi. Sakallı Celal’in deyimiyle “bu kadar cehalet  ancak bu kadar tahsille mümkün olabilir!” Kendisine, “İki devletin değil, 20 devletin değil, 40 devletin yapamadığını iki gitar yaptı Amerika-Vietnam savaşının sona erdirilmesinde. Biri Bob Dylan’ın, diğeri ise John Bez’in gitarı” dediğimizde, bu arkadaş bön bön yüzüme baktı ve “nasıl yani?” diye sordu. Ben de kendisine, bu iki  protest şarkıcısının Amerikan eyaletlerini tek tek gezip halk konserleri verip ve halkı aydınlattığını, Amerika-Vietnam savaşına karşı halkı örgütlediğini ve artan muhalefet karşısında Amerika’nın savaşa son vermek mecburiyetinde kaldığını anlattım.

 

*Müziğinizde insanı kavrayan, bir bağlamda metafizik boyutlara taşıyan bir ruh var. Bunu nasıl hissettiriyorsunuz ?

Ruh var evet. Bakınız bu çok önemlidir. Bir de onun içine girdikçe metafiziksel bir terapi hissedersiniz. Bir de bu o kadar müthiş  bir şeydir ki, herkesi manyetik alanına çeker. Müzik ya da armoni bilmek zorunda değilsiniz, ama biraz gönül gözü ile yaklaşmalı insanlar. Yürekte ve özde yaşanan duygular muhatabında muhakkak karşılığını buluyor.

 

*İnsanlara ulaşmanın yolu sanırım popüler olanı yapmaktan geçiyor, değil mi?

Hayır hayır! Popüler olan bir gün iki gün yaşar sonrası yoktur. Ve yanlıştır bu düşünce. Geleceğe bir şey kalıyorsa, yıllar önce yapılan eser hâlâ dinleniyorsa asıl popülerlik yakalanmış olur. Popülerlikte yanlış anlamda kullanılıyor.

 

*Arabesk mevzuunda ne dersiniz?

Sözüm ona arabeskçilerden bahsediyorum. Arabesk derken de, her zaman söylediğim şey; Orhan Gencebay’ı hepsinden tenzih ediyor ve ayırıyorum. O bir deha ve üstattır. Ama onun kötü taklitleri bugün birinci sıralara oturtuldu maalesef.

 

*Her ortamda fikirlerinizi anlatıyorsunuz? Bazen yanlış anlaşıldığınızı düşünüyor musunuz?

Biraz anlatan biriyim, tabii bu da bazen yanlış anlaşılabiliyor. Halbuki sanatçı toplumun dilidir. Bir takım önyargıların fazla olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Önyargı çok kötü bir şeydir. Cehaletten kaynaklanıyor. Okumuş, aydın insan araştırır önyargısını yener. Şimdi bana şöyle bakıyorlar “madem büyük sanatçı neden köşkte oturmuyor?” Halbuki burasını (evimi) müzeye çevirdim, görüyorsunuz. Buraya dünyanın her yerinden geliyorlar. Belediye Başkanı, Bakanlar, Kaymakam, Cumhuriyet Savcısı, Cumhurbaşkanı, herkes geliyor…

 

*Gençlerde büyük bir batı hayranlığı var. İngilizce bilmeyenler bile inanılmaz bir özenti içindeler. Bye bye lar, çav çavlar?

Maalesef kültürel yozlaşma içindeyiz kendi kültürünüzden uzaklaştığınızda kendiniz olmaktan çıkarsınız. Bir milleti millet yapan kültürdür, medeniyettir, sanattır, dildir. Konfüçyüs der ki, “Bir milletin dilini bana verin size ayrı bir medeniyet yaratayım.” Bozulma önce dilde başlıyor. Çıkın sokaklarda dolaşın kendinizi Londra’da hissedeceksiniz. Her yerde yabancı isimler. Benim genç kardeşim bir tişört giymiş, muhtemelen anlamını bilmiyor. Çünkü bilse küfür içerikli yazılı tişörtüyle dolaşmayacak.  Güler misin ağlar mısın? Tabi dilimize dolaşan bye bye’da bir anlam veremiyorum Selam, merhaba, iyi akşamlar, iyi günler, eyvallah, hoşça kal, dostça kal’ların canımı çıktı.

 

*Özellikle gençlere iletmek istedikleriniz…

Devletimize seslenişimdir. Bu yoz, eğlenceye yönelik medyaya, yoz müziklere sanatçı adı altında topluma sunulanlara kim dur diyecek? Politikacılarımıza sesleniyorum buradan. Yoz  medyaya kim dur diyecek; sabah kadın programlarına, reality şovlara, sanatçı diye sunulanlara, klik ve klanlara… Şimdi suyun başını tutanların vicdanı sızlamıyor mu acaba? Gerçek sanatçılarını, gerçek yazarlarını, gerçek bilim adamlarını bu toplumdan saklıyorlar. Ayıp değil mi bu? Yaşarken adı bir sokağa verilen bir adamım. Ama medyada olmadığımız için halkımız sokaktan tabelayı söktü. Ama çok sevdiğim halkım bir gün o tabelayı yerine takacak. Ülkenize yurtdışında temsil ederseniz, milyonlarca gönüle girerseniz, yaptığınız müzik Anadolu’ya bakarsa… Osmanlı ve Türk muziğinin motiflerini işleyerek dünyaya tanıtıyorsanız… Bunu politikacılar yapamaz kolay kolay. Bunu ancak sanatçılar yapar. Size 3 bine yakın ödül veriyorlarsa, tarihe kalmışsınızdır. Ama benim isteğim ne; iyi bir insan olmak. Vatanıma milletime layık bir vatandaş olmak. Onun için gönül dostlarımız var. Beni halkımdan nasıl saklarlar ya! Buna hakları var mı? 5-6 tane büyük medyanın hakkı var mı? Patronlarının, kültür sanat yönetmenlerinin buna hakkı var mı? Siz elinde içki şişesi sahneye çıkan adamları, esrar çekmiş müzik yapan adamları sunarsanız o genç de onu taklit eder. STV’de 3 yıl, TRT’de 4 yıl program yaptım. Gençler beni çok sevdi. Neden? Adam gibi adam dediler çünkü.

Osmanlıyı iyi anlamalıyız. Onu anlayamayınca cumhuriyeti anlayamayız. Bunlar yanlış politikalardan kaynaklanıyor. Yanlış olan bir şeyi düzeltmekte yöneticilerimize düşüyor. Gaflette iseler ikaz edenleri çoğaltacağız. Ben ikaz ediyorum. Cemal Reşit Rey’de gitarlarımı kırdım. Gençler yanlış anladı. Halbuki ikaz etmek için kırdım. Yoksa şov yapmaya ihtiyacım yok.

Bir hastalık var. Çeçe sineğinin sokarak bulaştırdığı. Triosis combiosis. Sanki miltemize bu virüs girmiş gibi. Uyku halindeler. Gençler, bu toplum uyanacak. Biz böyle hiçbir tarafa gidemeyiz. Bunu söylüyorum.

İnternette youtube adlı bir internet sitesi var. Burada yüzlerce videom var. Yoz medya bunu da engellesin. Nasıl engelleyecekler? Bütün dünyanın müzisyenleri bana mesaj yazıyorlar. Binlerce insan hakkımda olumlu düşüncelerini yazıp takdirlerini iletiyor. “Sizi de medyada görmek istiyoruz hocam” diyorlar.

 

*Genç Yaklaşım’a mesajınız…

Gazete ropörtajı günlüktür biter. Ama dergi kalıcıdır ve ansiklopedik bir değer taşır. Onun için Genç Yaklaşım’a bu aydın davranışından dolayı çok teşekkür ediyorum. Yaptığınız çağdaş bir davranış. Tekrar teşekkür ediyorum. Sayınız artsın. Duâmdır…


(Bu makale 8569 kere okundu.)

Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir.

Recep Bozdağ
Yazar hakkında:
Kendisi şu ana kadar bize biyografisini göndermediği için ayrıntılı bilgi veremiyoruz...
 

Yorum ekle

Küfür, hakaret ve beddua içeren yorumlar değerlendirmeye alınmamaktadır.
Lütfen imla kurallarına uyalım, sadece BÜYÜK harflerle yazılan yorumlar yayınlanmaz.


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >

Anket

Ergenekon operasyonu derin devleti temizleyecek mi?
 

KAPAK KONUSU

Düşüncelerine güvenenler bu yazıyı okusun!
Dünyaya ilk geldiğiniz günden beridir birşeyler duymaktasınız. Zihniniz doğru olup olmadığını tahlil etme imkânınız olmayan bilgilerle doldurulup duruyor.    Öyle bir hale gelmişsiniz ki birilerine ya da geçmişte söylenmiş herhangi bir söze atıfta bulunmadan konuşamıyorsunuz.
Devamı >>

Üye Girişi






Sifremi unuttum !
Siz de bize katilin? KAYIT Olun

Kimler Online

Su anda 2 ziyaretçi çevrim içi

İstatistikler

Üyeler: 596
Haberler: 612
Baglantilar: 7
Ziyaretçiler: 6497501