| Kürt sorunu veya Güneydoğu meselesi |
|
|
| Yazan Prof. Dr. Musa K. Yılmaz | |
| Saturday, 15 December 2007 | |
|
Laiklik, şeriat, komünizm, inkılâplar, Atatürkçülük, Kürtler, Kürt halkı vb. olumlu ya da olumsuz anlamda devletin bunlar gibi daha pek çok dokunulmazı vardır. Söz gelimi hiç kimse Atatürkçülüğü tenkit edemez. Hele inkılâpların olumsuz bir yanını asla ağzına alamaz. Cumhuriyet tarihinde “şeriat” o kadar vahşice bir yönetim biçimi olarak gösterilmiştir ki, hiç kimse “şeriat”ın bazı faydalı yanlarının bulunabileceğini söyleyemez. Bir zamanlar hiç kimse komünistlerin de insan olabileceklerini dahi iddia edemezdi. Hiç kimse, bırakınız Türkiye’nin doğusunda veya güneydoğusunda, Kuzey Irak ya da İran ve Suriye’de Kürtlerin yaşadığını ifade edemezdi. Birinci Körfez harekâtıyla sık sık ülke gündemine giren Kürtler için “Kuzey Irak vatandaşları” garabetini ifade eden bizlerdik. Bu tabularından kurtulmak ve daha özgür bir ortamda, her türlü düşünsel ve dilsel engellerden uzak bir şekilde yaşamak isteyen Türk halkının zaman zaman bu tabuları yıkmaya yönelik hamleler yaptığı fakat her seferinde sert engeller ve zecrî önlemlerle karşılaştığı da bilinen bir gerçektir.
Bediüzzaman “tebeddül-ü esma ile hakikat tebeddül etmez” derken, bir nesneye isminin dışında bir ad takarak onu farklı ifade etmeye çalışmanın hakikati değiştirmeyeceğini anlatmaya çalışıyor. Nitekim biz Cumhuriyetin kuruluşundan 75 yıl geçinceye kadar bile Kürtlere “güneydoğulu vatandaşlar”, Irak Kürtlerine “Kuzey Irak vatandaşları” dediğimizde gerçek değişmedi. Kürtçeyi yıllarca resmen yasakladığımızda bile Kürtçe konuşan insanların ana dillerini öğrenmelerine engel olamadık. Kürtçe ile Türkçenin dil mantıkları taban tabana zıt olduğu halde, hala bazı bilim adamları, Kürtçe diye bir dilin olmadığını, Kürtçe kelimelerin asıl itibariyle Türkçeden gelme sözcükler olduğunu ve Kürtlerin ırk temelinde esasen Türk olduklarını söyleyebiliyorlar. Devletin bu sert ve anlamsız tutumu, eğitimli Kürt gençlerinin menfi odakların kucağına atılmasına sebep olmuştur. Zamanla dünyadaki şartların değişmesi, demokratikleşme sürecinin tüm dünyada hız kazanması sebebiyle bu tabuların bir kısmı yıkılmış görünüyor. Son yıllarda Kürt sorununa bakışta hem toplumun genelinde hem de devletin kurumlarında zihinsel bir devrim yaşanmıştır, denilebilir. Kuşkusuz bu durum azımsanacak bir gelişme değildir. Artık birkaç yıldan beri askerler dâhil birçok devlet adamımız “Kürt kökenli vatandaşlarımız” diyebiliyorlar. Üstelik tezkerenin çıkarılmasından ve Hakkâri-Dağlıca’da pusuya düşürülen askerlerin şahadetinden önce Kürt sorununun çözümünün zaman içinde, özellikle AB sürecinde demokratikleşme, insan haklarına saygı ve hukuk devleti reformlarıyla daha ileri aşamalara taşınması konusunda güçlü bir siyasal irade ve son derece ılımlı bir genel toplumsal anlayış vardı. Kendimizi tanımlayabilmemiz için doğru olan, kavramları doğru ve yerinde kullanmaktır. İster bilim adamı olalım, ister devlet adamı; söyleyeceğimiz doğru şey şudur: Türkiye’de Kürtler vardır ve Kürtçe diye bir dil de konuşuyorlar. Bu kavim, Türklerin Anadolu’ya gelmesinden çok önce bu topraklarda yaşıyordu. Fakat Türkler ve Kürtler bin yıldan beri kardeşlik bağlarıyla birbirine kenetlenmişlerdir. Bugün “Kürt sorunu” diye Türkiye’yi içte ve dışta birçok yönden zora sokan bir sorun da vardır. Hatta bu sorun sadece güneydoğuyu ilgilendiren bir sorun da değildir. Çünkü zorunlu göç nedeniyle Türkiye’nin dört bir yanına dağılmış bulunan Kürtler Türklerle iç içe yaşıyorlar. İstanbul, İzmir, Antalya, Mersin ve Adana Kürtlerin yoğun yaşadıkları vilayetlerden bir kaçıdır. Güneydoğuda bir sorun olduğu zaman, bu bütün Türkiye’nin uykularını kaçırıyor. Kürt Sorunu Nasıl Çözülür? “Kürt sorunu nasıl çözülür?” şeklindeki bir soruya verilecek cevap kuşkusuz ki birçok başlık içerir. Bu konuda “Çözüm şunda ve şundadır” şeklinde kısa ve öz maddeler sıralamak abesle iştigaldir. Zira kökleri tarihe dayanan ve son derece karmaşık olan bir sorunun çözümü o kadar basit değildir. Bununla beraber çözümü bulunmayan hiçbir sorun yoktur. Hele Müslüman olan halklar arasındaki sorunların çözümünde kolaylaştırıcı birçok unsur bulunabilir. a-Demokratikleşme Eğer “Kürt sorunu nasıl çözülür?” sorusuna tek bir cümle ile cevap verecek olursak, Kürt sorunu demokratikleşme ve refahın yükseltilmesiyle çözülür, diyebiliriz. Çok değil, bundan yaklaşık bir-iki yıl önceki Türkiye’yi düşünelim: AB sürecinde gerçekleştirilen demokratik reformların etkisiyle Güneydoğuya yayılan barış ortamının Kürt vatandaşlarımızın günlük hayatını her gün biraz daha iyi hale getirdiğini gözlemlemek mümkündü. Güven ortamında turizm ve ticaret büyük bir gelişme gösterdi. Mardin, Van, Siirt ve Diyarbakır en çok turist çeken iller arasına girmeye başladılar. Bunun sonucunda bölge halkı Türkiye ile bütünleşmeye başladı. Kuşkusuz bu durum terör örgütünü ciddi biçimde telaşlandırdı. Reformların ve AB sürecinin olumlu bir şekilde ve az pürüzle devam etmesinin PKK’yı rahatsız ettiği ve örgütün bu durumu kendisi için büyük bir tehdit olarak algıladığı bilinen bir gerçektir. Çünkü terör örgütü, demokratik reformları tamamlamış ve Avrupa ile bütünleşmiş olan bir Türkiye’de ayrılıkçı terörün güç kaybedeceğini çok iyi biliyor. Üstelik Türkiye Avrupa’da itibar elde edip saygınlık kazandıkça terör örgütünün Avrupa’daki destekçileri de azalmaya başladı. Herkes biliyor ki terör, Kürt meselesinin çözümünü zora sokan en büyük engellerin başında gelir. Çünkü terör demokratikleşmenin rafa kaldırıldığı, reformların askıya alındığı ve ceza yasalarının ağırlaştırıldığı bir ortamda kendisine daha çok taraftar bulacaktır. Fakat bugünkü terör, göz ardı edilen Kürt sorununun ortaya koyduğu vahim sonuçlardan birisidir. Unutmamalıyız ki, Doğu ve Güneydoğudaki dağlarda terör örgütü elemanlarını besleyenler ve onlara silah ve mühimmat temin edenler, çeşitli nedenlerle geleceğe ait umutlarını kaybetmiş olan bir kısım yöre halkıdır. Demokratikleşmenin rafa kaldırıldığı bir ortamda umudunu kaybedenler ve gelecek kaygısı olanlar çoğalacağı için terör örgütü daha çok taraftar bulacaktır. Bakınız, bir terör olayı olduğu zaman milliyetçilik dalgası yükseliyor ve hiç kimse, hatta en hararetli Kürt milliyetçileri olan Kürt politikacılar bile demokratik bir talep dile getiremez oluyorlar. Özellikle 21 Ekim 2007 tarihinde Hakkari-Dağlıca’da gerçekleştirilen olaydan sonra birisi çıkıp fazla özgürlükten ve Kürtlerin demokratik taleplerinden söz edebilir mi? Elbette ki başbakan bile söylemlerini gittikçe sertleştirmek zorunda kalıyor. İşte Kürt sorununun belirsiz bir biçimde devam etmesinden yararlanmak isteyenler böyle ortamların gelişmesini dört gözle beklerler. Kısacası bu sorunun çözümünü istemeyenler terör ve şiddet ortamının devam etmesini isteyenlerdir. Sonuç itibariyle denilebilir ki, terör örgütünün son günlerde çıkardığı olaylar AB ve reformların gerçekleştirilme sürecini sabote etmeye yöneliktir. b-DTP’de siyaset yapanların tutumu Kürt sorunun çözümünde ve olayların barışla sonuçlanmasında DTP’de siyaset yapan siyasetçilerin ve partiye yakın duran aydınların büyük etkisi vardır. Fakat gerek aydınlar, gerek siyasetçilerin son zamanlardaki tutumları anlaşılır gibi değildir. Son seçimlere girmeden önce açıklamalarda bulunan DTP’li yetkililer: “Amacımız partimizi marjinallikten kurtarıp tüm Türkiye’nin partisi haline getirmektir” (DTP 1. Olağanüstü Kongresi .28..02.2007-Gazeteler)dediklerinde hepimiz ne kadar da sevinmiştik. Onlar ayrıca: “Bizim muhatabımız ulusalcı milliyetçiler ve marjinal kesimler değil, TC. Hükümeti ve devletidir” demişlerdi. (DTP 1. Olağanüstü Kongresi) Herkes, bu sözleriyle normalleşme sürecine girdiklerini ve artık terör örgütünü destekleyen unsurlarla bir ilgilerinin olmadığını düşünerek rahat bir nefes almıştı. Hatta seçimlerden sonraki ilk günlerde TBMM genel kurul salonunda oluşturulan olumlu hava bu sözlerini destekleyici mahiyette idi. Fakat ne olduysa, son zamanlarda karşılıklı suçlamalarla durum öyle bir hal almıştır ki, DTP’li politikacılar adeta yangına körükle gider gibi bir tutum içine girdiler. Aslında bu, DTP’lilerin lider kadrosundan beklenilen bir tutum değildi. Çünkü DTP’nin lider kadroları, satır aralarında bazı şeyleri gizlemeye ve ısrarla söylememeye çalışsalar bile zaman zaman barışçı mesajlar veren ve olumlu yaklaşımlar sergileyen siyasetçiler olarak halkın karşısına çıkıyorlardı. Oysa son zamanlarda, bir kısım insanları bir terör örgütü olarak kabul ettikleri takdirde Kürt halkının gözünde hiçleşeceklerini iddia eden bu kadrolar, zımnen terör örgütünün, tüm Kürtlerin gerçek temsilcisi olduğunu ifade etmek istiyorlar. Anlaşılan bir yerlerden direktif aldılar ve sınır ötesi harekâtın konuşulduğu bu günlerde yeni stratejiler belirlediler. Onların bu tutumu gerçekçi olmadığı gibi, akılcı da değildir. Zira eğer bütün Kürtler onlar gibi düşünseydi, bugün TBMM’deki sayıları marjinal bir parti seviyesinde olmazdı. DTP’de siyaset yapanlar zaman zaman Bölgede dış güçlerin desteğiyle bir takım oyunların oynandığını ifade etmişlerdir. Eğer bu politikacılar bu oyunları bozmak istiyorlarsa ve bu konuda samimi iseler, mutlaka her türlü şiddete ve teröre karşı olduklarını açıkça söyleyip en azından terör örgütüne ateşkes çağrısında bulunmaları gerekir. Aksi takdirde, ”Biz de hükümetin bir şeyler yapmasını bekliyoruz” diyerek terörü durdurmayı bir pazarlık konusu haline getirmek etik olmayacağı gibi, dürüst siyasetçiye de yakışan bir tavır değildir. Çünkü Türkiye’nin demokratikleşmesi ve reformların devam etmesi için şiddetin mutlaka durması gerekir. Aksi halde, yani milliyetçi ve ulusalcı dalganın yükselmesi ve reformların rafa kaldırılması halinde, Türkiye’nin ne hale geleceğini ve nasıl yönetileceğini en iyi bilenlerin başında DTP’de siyaset yapanlar gelmektedir. Fakat maalesef görünen o ki, DTP’liler de bütün umutlarını terör örgütünün tahrip edici gücüne bağlamışlardır. Onlara göre terör devam ettikçe kaos ortamı gelişir, milliyetçilik dalgası yükselir ve demokratikleşme süreci baltalanmış olur. Bunun sonucunda Batı’lı güçler Irak’ta olduğu gibi Türkiye’ye müdahale eder ve Kürtler istedikleri sonucu bu şekilde elde etmiş olurlar. DTP’li Ahmet Türk, DTP 1. Olağanüstü kongresinde yaptığı konuşmada “Kürt sorununun gelinen aşamada türkiye’nin sınırlarını aştığını, bölgesel ve hatta uluslararası boyutlar kazanan bir soruna dönüştüğünü, bu nedenle; ABD, AB ve bölge ülkelerinin birer faktör haline geldiğini” ifade etmesi bu niyetlerinin bir beyanı şeklinde anlaşılabilir. Eğer bu doğru değilse, sözleri ve davranışlarıyla, hayal edilebilecek en kötü senaryoyu destekleyenlerin söyleyecekleri başka şeyleri de olmalıdır. O halde neden söylemiyorlar? Maalesef DTP’li politikacıların bugünkü tutumu maceradan başka bir şey değildir. c-Barzanî ve Talabanî ABD’nin Irak’ı işgal etmesinden sonra Kuzey Iraktaki Kürtler, nihai olarak bir Kürt devletini kurmak amacıyla yeniden yapılanmaya büyük bir hız verdiler. Türkiye’nin kırmızı çizgileri arasında yer alsa bile, Amerika ve Avrupa’nın Kürt devletine sıcak baktıkları bilinen bir gerçektir. Buna paralel olarak, işgal sonrasında Barzani ve Talabani’nin üslupları birden bire değişmeye başladı. Maalesef, arkalarını ABD’ye dayanmış gibi görünen bu liderlerin Türkiye’ye meydan okuyan tavırları her şeyden önce akıllı bir tutum olmadığı gibi ahlakî de değildir. Zira düne kadar Irak topraklarında teröre karşı Türkiye’nin yanında yer alan ve Türkiye ile işbirliği yapan bu liderlerin bugün Türkiye’ye karşı terör kartını kullanmaları komşuluk hakları ve İslam kardeşliğiyle bağdaşmaz. Onların kendi topraklarında bağımsız bir Kürdistan devletini kurmak istemeleri dünyada taraftar bulabilir. Fakat bunca yıldır terörden muzdarip olan Türkiye gibi dost, kardeş ve hilafet devletinin varisi olan bir ülkeye karşı terörü koz olarak kullanmaları akıl ve insaf ölçüleriyle bağdaşır bir durum değildir. Kuzey Irak liderlerinin unutmamaları gereken bir nokta da şudur: Bugün Kuzey Irak’ta oluşturulan devlet hayalleri, bir tür cambazlık oyunu olan basit bir diplomasi değişikliği ile her an altüst olabilir. Diğer taraftan, Türkiye’nin Kuzey Irak politikası çelişkilerle dolu ve zikzaklı çizgiler üzerinde devam ediyor. Bir taraftan Türkiye Irak Kürtlerine her türlü ekonomik yardımı yaparken, öbür tarafta Irak’taki yeni Kürt yapılanmasını görmezden gelmek, onların lider kadrolarıyla her türlü görüşmeyi reddetmek ve onlara medya yoluyla “küstah aşiret liderleri” yakıştırmasını yapmak, Türkiye’ye yakışmayan bir çelişkidir. Zira bizler, karşımızda kim olursa olsun, dolaylı veya dolaysız bütün muhataplarımızı aziz tutan ve onlara karşı tevazu gösteren bir uygarlıktan geliyoruz. Kibirlenme, başkalarını küçümseme ve küffara karşı savaş naralarını andırır biçimde alaylı üsluplar bizim gibi nefis muhasebesi yapan uygarlık mensuplarına yakışmaz. Kabul etmemiz gerekir ki, bugünkü Kuzey Irak 20 yıl önceki Kuzey Irak değildir. Artık onların da eğitimli bir ordusu, bir parlamentosu ve FBI usulü iç güvenliği sağlayan bir polis teşkilatı vardır. Körfez savaşından beri ABD’nin Irak Kürtlerini devlet bürokrasisinde yetiştirdiği ve onlara her türlü desteği verdiği bilinen bir gerçektir. Bugün Türkiye’den başka herkes orada devlet düzeyinde ciddi bir yapılanmanın var olduğunu kabul ediyor. Talabani’nin ABD tarafından Irak cumhurbaşkanlığına, Zebarî’nin de Dışişleri bakanlığına getirilmesi, başkan Bush’un Barzani’yi en üst düzeyde kabul edip onunla görüşmesi devletleşme sürecinin bir parçası değil midir? Eğer Türkiye bölgenin siyasal yapısını doğru okuyup akılcı politikalar üretebilseydi bugün ABD’nin Irak Kürtleri açısından üstlendiği rolü kendisi üstlenmiş olabilirdi. Bugün Kuzey Irak bölgesel yönetimi hem siyasal hem askerî alanda ABD ile büyük bir ittifak içinde görülmektedir. ABD, Körfez savaşından beri onları dünyaya tanıtacak diplomatlarını yetiştirdiği gibi uzun zamandan beri peşmerge ordusunun alt yapısını da oluşturuyor. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra 1991’den itibaren Türkiye Kazakistan, Azerbeycan Türkmenistan ve Özbekistan’dan gelen Vali, Kaymakam ve Askeri komutan adaylarına kurslar veriyordu. Türkiye aynı yıllarda Kuzey Irak’ın müstakbel idarecilerini yetiştiremedi, ancak bu işi 2003’ten sonra kolaylıkla yapabilirdi. Ama her şeye rağmen Türkiye gibi bölgesel bir güç olma iddiasında olan bir devletin, Kuzey Irak’ı ilgi alanına dâhil etmesi için fırsat hala kaçmış değildir. Üstelik Irak Kürt oluşumunun alt yapısını ve tüm uygarlık hizmetlerini Türkiye üstlenmiş durumdadır. Bu, hiçbir şekilde izah edilemeyecek kadar açık bir çelişkidir. Oysa durum ne olursa olsun, Irak’taki Kürt liderlerle iyi ve dostane ilişkiler içinde olmak Türkiye’nin hem tarihsel geleneklerine ve kendini sorgulayan mütevazı kültürüne hem de bölgedeki menfaatlerine daha uygundur. Bugün, terörü önleme konusunda siyasetin gittikçe sertleşmesi, sınır ötesi harekâtın başlama riski ve Irak Kürtlerine karşı medyada hakaretlere varan küçümseyici ve düşmanca bir söylemin sergilenmesi yangına körükle gitmeye benzer. Türk medyasının bu tutumu hiçbir zaman barışa katkı sunmayacaktır. Türkiye, Kuzey Irak’ın bir cazibe merkezi haline gelmesi halinde kendi vatandaşlarının da devlete isyan edebileceklerini düşünmektedir. Halkına güvenmemek anlamına gelen bu senaryoyu uyduranlar abesle iştigal ediyorlar. Zira eğer Türkiye Doğu ve Güneydoğuyu cazibe merkezi haline getirirse durum tersine dönebilir. Kaldı ki, iki halk arasında tarihten ve dinden gelen kardeşlik bağları güçlendirildiği takdirde halk ayrılıkçı unsurların tuzağına kolay kolay düşmeyecektir. Aksine eğer Irak Kürt liderlerine karşı savaş naralarına benzeyen tahkir edici ifadeler siyasette ve medyada yer almaya devam ederse asıl o zaman bazı vatandaşlarımızın devlete kızıp yorgan yakma ihtimalleri olacaktır. Tekrar söylemek gerekirse, çözüm kardeşliğe vurgu yapmak ve söylemlerimizde kışkırtıcı ifadelere yer vermemekle mümkündür. d-Sosyal ve Ekonomik Önlemler Hükümet, terörün önlenebilmesi için doğuya yaptığı hizmetleri aksatmamalıdır. Zira terör ve şiddet yanlıları hizmetlerin tamamen durdurulduğu bir ortamı daha iyi kullanabilirler. Bu yüzden ekonomik ve sosyal projeler konusunda Doğu ve Güneydoğu bölgelerine her türlü pozitif ayrımcılık yapılmalıdır. Hatta sadece devlet sektörü değil siviller de oraya yatırım yapmalıdırlar. Zira Kürt sorunu sadece güvenlikle çözülebilecek bir sorun değildir. Son 25 yılda terörle mücadelede yapılan en büyük hatalardan birisi, belki de en önemlisi, sorunu sadece bir güvenlik sorunu olarak telakki edilmesidir. Oysa halkın tümünü kucaklayacak ve yeni yetişen gençlere iş imkânı sağlayacak sosyal ve ekonomik önlemlere ihtiyaç vardır. Bu alanda yeni hamleler yapıldıkça terörün de azma ihtimali yüksek olabilir. Çünkü terör örgütünün en çok koktuğu şey refah ve demokratikleşmedir. Refah artıkça korkuları artabilir. Fakat sonunda iş imkânlarına kavuşan ve zenginleşen halk şiddet yanlılarına itibar etmeyecektir. Diğer taraftan, ordunun daha fazla yıpranmaması, askerin tamamen siyasetin dışına çıkartılması, böylece demokratikleşme sürecinin tamamlanabilmesi için de terörün sadece orduya havale edilmemesi gerekir. Zira güneydoğu sorununun bir güvenlik sorunundan ibaret olduğu varsayımından hareket edildiği takdirde asker ister istemez siyasete daha çok müdahil olacaktır. Siyasete girmiş bir ordunun kendi içinde siyasi görüş ayrılıklarına düşmesi ve bunun sonucu olarak da zayıflaması kaçınılmazdır. Ayrıca ordunun sosyal ve siyasi sorunların çözümünde siyaseti dışlayarak güvenlik boyutunda çözümler bulup uygulaması, söz konusu sorunların çözümünü imkânsız hale getirdiği gibi askerî mantık içinde kullandığı yöntemlerle hukuk dışı örgütlenmelere ve uygulamalara da yol açmaktadır. Türkiye, 28 Şubat sürecinde trajik-komik örnekleri gülerek izlemiştir. Eğer terörün sadece askerî yöntemlerle sona ereceğini sananlar varsa 12 Eylül sonrası döneme ve Olağanüstü Hal dönemlerine dikkatle baksınlar. Zira terör ancak bu dönemlerde yoğunlaşan göç nedeniyle Doğu ve Güneydoğunun büyük kentlerine yerleşebilmiştir. Bu yüzden ekonomik ve sosyal önlemleri içeren güçlü bir ekonomik paketin en kısa sürede bölgede devreye sokulması ve yolsuzlukların önlenmesi için de paketin sıkı bir takip altına alınması gerekir. Maalesef bu güne kadar Doğu ve Güneydoğuya yönelik yapılan birçok pahalı yatırım, yolsuzluklara ve bölgedeki fırsatçılara karşı direnme gücüne sahip olamadığı için amacına ulaşmadan berhava oldu. Bu pahalı yatırımlar nevzuhur birçok mal-mülk sahibi zengin kişileri ortaya çıkarmaktan başka bir işe yaramadı. Dağa çıkan gençler terör örgütünü bir kurtuluş ve bir cazibe merkezi gördükleri için, oluşturulacak pakette özellikle gençlere yönelik yeni iş imkânları ve cazibe merkezlerinin yer alması gerekir. Bölgeye yapılacak ciddi ekonomik yatırımlar, terörle birlikte gelişen silah ve uyuşturucu kaçakçılığına da büyük bir darbe indirecektir. Zira şu anda terörle birlikte gittikçe gelişen ve bölge halkına hiçbir faydası bulunmayan büyük bir kaçak silah ve uyuşturucu endüstrisi vardır. Bunun önlenmesi halkın refah düzeyini de arttıracaktır. e-Din ve Kardeşlik Dinimizin kardeşliğe verdiği önem o kadar büyüktür ki, insanlar mümin kardeşinin hayatını korumak için gerekirse nefsini, öz kardeşini, babasını bile feda etmekten çekinmeyebilir. Kuşkusuz bu insanlıktan bir sapma değil, din kardeşliğinin Müslümanlar üzerinde ne kadar derin izler bıraktığının bir işaretidir. Hicretin 2. yılında Hz. Peygamber’in (asm) 300 kişilik küçük ordusu ile Mekkeli müşriklerin 1100 kişilik ordusu arasında meydana gelen Bedir meydan savaşı, dünyanın en acayip savaşlarından biri kabul edilir. Çünkü Bedir’de onlarca Müslüman, kardeşlerine ve babalarına kılıç çekebilmişlerdi. Denilebilir ki, Kürtler ile Türklerin en büyük sermayeleri aynı dine mensup olmaları ve bin yıllık ortak tarihleri boyunca kader birliği yapmış olmalarıdır. Bu güçlü kardeşlik bağları tarih boyunca birçok mihrakları kıskandırmış, fakat her türlü tahrike rağmen kesintiye uğramamıştır. İstiklal savaşıyla pekiştirilen din kardeşliğimiz bu topraklarda yaşayan insanların en büyük manevi sermayesi olarak öne çıkmıştır. Bu topraklar için şehit düşen yüz binlerce Türk ve Kürt, doğuda ve batıda, yan yana ve koyu koyuna yatmaktadır. Bugün dünden farklı değildir. 70–80 yıllık tahrike rağmen kardeşliğimiz güçlü bir biçimde devam ediyor. Bu iki İslam kavmini birbirinden ayırıp aralarına nifak tohumlarını sokmanın önündeki en büyük engel kuşkusuz İslam kardeşliğidir. Marksist düşünceyi esas alan terör örgütü bunun farkındadır. Bu yüzden terörün en büyük nihaî hedeflerinden birisi de dini hassasiyetler ve manevî dinamiklerdir. Kanaatimce Türkiye Cumhuriyeti devleti 84 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca, Türkiye’nin genelinde olduğu gibi, Doğu ve Güneydoğuda yaşayan vatandaşların dine bağlılıklarını iyi değerlendiremedi. Din kardeşliğinin yerine adeta ırkdaşlık ve milliyetçilik akımları yerleştirildi. Tarih boyunca tüm Asya ve Avrupa’da “İslam” manasında kullanılan ve İslam dinine aidiyet ifade eden “Türk” sözcüğü, bu manasından uzaklaştırılarak bir ırkın ismi olarak dünyaya tanıtıldı. Kuşkusuz her kavmin kendi ırkını sevme hakkı vardır ve bunun birçok gerekçesi de bulunabilir. Fakat Bediüzzaman’ın ifadesiyle, milliyetçilik dine hizmetkâr yapılmalı, yerine geçmemelidir. Milliyetçiliği dinin yerine koyduğunuz zaman kuşkusuz onu din gibi kutsallaştırmış olursunuz. Bu durum, farklı ırklara mensup olduğu halde din ve vatan birliğinden dolayı bu coğrafyada kader birliği yapmış olan insanlar arasında ciddi tahriklere yol açabilir. Nitekim öyle oldu. Materyalist eğitim sistemiyle dini duyguları zayıflatılmış insanlar başkalarına zarar verme pahasına bile olsa ırkçılık yapmaktan ve terörü desteklemekten çekinmiyorlar. Fakat zararın neresinden dönülse kârdır, kabilinden de olsa, bu coğrafyada yaşayan Türklerle Kürtlerin din kardeşliğini yeniden değerlendirmek gerekiyor. Zira Kürtlerle Türklerin kardeşliği yeni değildir. Bin yıl gibi bir maziye sahip olan bu kardeşliğin tarihî kökleri çok derinlerdedir. Bugün bu kardeşlik daha da pekişmiş durumdadır, denilebilir. Zira Batıya göç edip Türklerle birlikte yaşamaya başlayan Kürtlerin sayısı Doğu ve Güneydoğuda yaşayan Kürtlerin sayısından daha fazladır. İslam coğrafyasında en çok Kürt barındıran şehirlerin başında İstanbul, Adana, Mersin ve İzmir kentleri geliyor. Bu kentler, Türk nüfusun yoğun olarak yaşadığı Orta ve Batı Anadolu kentleridir. Bu durum, Kürt-Türk kardeşliğinin, et ve kemik mesabesinde ne kadar köklü olduğunun açık bir delilidir. Sonuç: Bugün terör yüzünden Türkiye’de birçok aile travma yaşıyor. Artık Türkiye’nin her yerinde şehit aileleri dernekleriyle karşılaşıyoruz. Bu travmanın bir an önce sona ermesi için sadece güvenliğe vurgu yapılması yeterli değildir. Yaklaşık çeyrek yüzyıldır devam eden bu kirli savaşta, olaylara sadece güvenlik perspektifinden bakıldığı için çok büyük hatalar işlendi. Terör olayları her gün biraz daha büyüdü, içine ateş düşen ocaklar gittikçe artmaya başladı. Sonuçta kaybedenler hep orta halli, dinine ve vatanına bağlı vatandaşlar oldu. Devlet yetkililerinin konuya sadece güvenlik penceresinden bakmaları, sadece korucuların sayında bir artışa yol açtı. Öte yandan terörden yana tavır koyan vatandaş sayısını arttırdığı gibi, teröristlerle işbirliği yapan korucuların sayısını da arttırdı. Bugün Türkiye’nin egemenlik alanında bulunan dağların tepesinde veya mağaralarında terör örgütü mensupları kamp kurmuşlar ve olay çıkarmaya devam ediyorlar. Deniliyor ki, eğer Türk ordusu Kandil’in Irak tarafındaki eteklerinde konuşlanırsa iniş ve çıkışlar engellenebilecektir. Bu güvenlik koridoru Türkiye’nin içinde yapılamıyorsa orada nasıl yapılacaktır? Şu halde olaylara sadece güvenlik açısından bakmamız sorunu çözmez. Başbakan Erdoğan Kürtlerin bir alt kimlik oluşturduklarını söylemişti. Fakat bir bardak suda fırtına koparanların “Türkiye bölünüyor” şeklindeki yersiz tahrikleri ve korkuları yüzünden geri adım atmak zorunda kaldı. Aslında şimdiye kadar yapılan birçok anket, Kürtlerin kahir ekseriyetinin bölünme taraftarı olmadıklarını gösteriyor. O halde bölge insanının demokratik taleplerini dikkate alarak siyasî içerikli bir af kanunu dâhil somut çözüm önerileri getirmek ve sorunun çözümü yolunda cesur adımlar atmak zorunludur. Bunları yaparken yukarda sıraladığımız diğer çözüm önerilerini göz ardı edilmemesi, özellikle sosyal içerikli yatırımların devreye sokulması ve kardeşliğin yıpratılmaması için manevi dinamiklerin harekete geçirilmesi gerekir. Şunu da kabul etmeliyiz ki terör, sadece dış güçler tarafından pompalanan bir hadise değil; aksine yıllardır okullarda öğretilen materyalist felsefenin bir yan ürünüdür. Terör zehrine karşı en büyük panzehir İslam kardeşliğinin vurgulanmasıdır. Türkiye için en büyük milliyetçilik İslam kardeşliğidir. Böyle hassas dönemlerde Türklüğe ve milliyetçiliğe vurgu yapmak sorunu daha da karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hale getirmektedir. (Bu makale 6852 kere okundu.) Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. | |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Kürt sorunu veya Güneydoğu meselesi |
| Giriş: Bir konu üzerinde konuşabilmek ve doğru tespitler yapabilmek için her şeyden önce konuyu kavramsal olarak iyi tanımlamak gerekir. Kuruluşundan bugüne kadar, Türkiye cumhuriyetinin bir takım tabuları olduğu bilinen bir gerçektir. |
| Devamı >> |