| Silahlar sussun! Şimdi söz zamanı |
|
|
| Yazan Meryem Tortuk | |
| Saturday, 15 December 2007 | |
|
"Genç Siviller"le konuştuk Tarihi avuçlarında tutan medeniyetler beşiği Anadolu, ismi gibi anadır. Daha ilk adımında sımsıcak alır bağrına basar. Nasırlı elleri, kırışmış alnıyla kucaklar. Yüreğinin içine katarak sarıp sarmalar insanı. Toprağının her karesinde milyonlarca yıllık insanın hikâyesi gizlidir. Her gün bir hikâyesine ulaşılsa da; hazin bir masal, hiç söylenmemiş söz, hiç ellenmemiş bir hazine gizlidir toprağının her karesinde.
İşte bu ana yüreği gibi sıcak topraklar, insanlıktan da eski varlığıyla, üzerinde yaşayan tüm topluluklar için bir imtihan sebebi olmuş var olduğu ilk zamanlardan bu yana. Hiç bitmemiş onun varlığıyla ilgili kavgalar. Zira bütün kıtaların üzerinde bir köprü gibi duran bu medeniyetler beşiğini elinde tutmak, kıtaların gücünü de elinde tutmak demek. Son dönemlerde yine, bu toprakların üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. Anadolu, yüreğinden vuruluyor. Ana yüreği dağlanıyor. Binlerce yıl bir arada yaşayan, rengi, dili, dini ne olursa olsun, hepsini bağrında aynı sevgiyle taşıyan bu topraklar, kötü bir hesaplaşmanın kanlı gömleğini giymesi için kin ve ayrılık tohumlarıyla bölünmeye çalışılıyor. Gencecik bedenler düşüyor toprağa. Bir silahın namlusundan, namussuzca atılan kurşunlarla, bedenler toprağın bağrına düşerken, anaların yüreği dağlanıyor, babaların gönlü öksüz kalıyor… İç ve dış hesaplaşmaların bedelini her zaman olduğu gibi bu toprakların kavruk yürekli insanları ödüyor. Yine de tüm bu olup bitenlere, “Dur!” deme cesaretini gösteren insanların sesleri yükseldikçe, hesap çarkları da bir bir durdurulacak elbette. Bu cesur seslerden bir kaçıyla birlikteydik geçen hafta. Genç ve gür sesleriyle haykırıyorlardı; “Silahlar sussun! Şimdi söz zamanı…” Son zamanlarda adlarını sıkça duyduğumuz ‘Genç Türk ve Kürt Siviller’ bu gür sesin sahipleri. Kürt siviller de, bu olaylardan sonra bir bildiri hazırladılar. “Türkler ve Kürtler de bir arada yaşayamayacaksa batsın bu dünya!” diye isyan ettiler. Onlarla konuştuk, Kürt-Türk problemini, çözüm yollarını. Kanayan yaralarımızı ve derman olacak ilaçlarını… Bir Türk ve iki Kürt genç arkadaşımızla, sesli ve sözlü bir paylaşım okuyacaklarınız. Dinlemek, anlamak, problemleri çözmek ve bir arada yaşamak adına birbirini sevmenin, bir olmanın adı aynı zamanda… İlhan Döğüş; 1983 Elbistan doğumlu. Bilgi Üniversitesinde lisans eğitimi devam ediyor. Neslihan Akbulut; Bilgi Üniversitesi Sosyoloji mezunu. Trabzonlu bir Türk ailenin İstanbul’da büyümüş çocuğu. Erkan Şan; İstanbul Üniversitesi Hukuk fakültesinde öğrenimi devam ediyor ve Van doğumlu. Kürt gençliğinin son olaylarla ilgili düşüncelerini soruyoruz. Erkan cevaplıyor; “Zaten biz ‘Kürt siviller rahatsız’ bildirisini hazırlarken amacımız; mevcut Kürt siyaseti 1980 hegemonyası altında, bu da Kürt meselesinin çözüme ulaşmasına çok zarar veriyor. PKK’nın dışında bir Kürt siyasetinin olabileceğini, olması gerektiğini, yani böyle bir sivil siyasetin de var olduğunu, ancak bunun açığa çıkması gerektiğini dile getirmekti. Çünkü Türk-Kürt meselesinde tamamen taraf tutulup, kutuplaştırıcı bir rol oynanmış. Ya bir uçtasın, ya diğer uçta. İkisinin ortası yok gibi. Zihinlerde oluşmuş temel bir düşünce var artık Kürt denildiğinde. Ya dağda militandır, ya da PKK ile iş birliği içindedir. Bunun dışında sivil bir Kürt genci hayal etmek çok zor” diyor. Tam anlamıyla Kürt probleminin ne olduğunu, sivil perspektifte de Türk-Kürt probleminin yaşanıp yaşanmadığını Erkan şu cümlelerle anlatıyor; “Kürt problemi var elbette. Bu aleni bir şey. Biz bunun tamamen sivil enstrümanlarla, siyasetle ve parlamentoda çözülebileceğini düşünüyoruz. Bu problem çok geniş. Siyasal, ekonomik, kültürel ve PKK’nın varlığına kadar hepsi problemdir. Ben en başta siyasi bir problem olduğunu düşünüyorum. Bunun da, siyasetle ve sivil enstrümanlarla çözüleceğine inanıyorum.” İlhan ekliyor; “Bence Kürt meselesinin temel noktası vatandaşlık problemi. Yani devletle toplum arasındaki ilişki. Ama bunun kültürel, iktisadi, siyasi ve dini vs boyuta yansıyan yönleri var. Devletin topluma dayatmaya çalıştığı kimlik, beden ve Kürtlerin de buna seksen yıldır uymayıp direnmesi. Zaten devletin kuruluşunda iki temel şey vardır: Bir; bu topraklardaki Müslümanları Türkleştirmek. İkincisi de; Türkleri laikleştirmek. Dolayısıyla problemin temeli, devlet ve devletle toplumun kurduğu ilişki. 1980 öncesine kadar birçok isyan oluyor, fakat en serti 1980 sonrasında yaşadığımız. O da, dünya tarihinin sayılı başlıklarından bir tanesi; Diyarbakır cezaevi. 1980 sonrası süreçte ortaya çıkmış olan PKK, bölgede ilk zamanlarda ihbar edilen bir örgüt. Yani sevilmeyen ve Kürtlerin kendilerinin PKK’lıları ihbar ettiği bir durum var. Fakat Diyarbakır cezaevinde öyle şeyler yaşanmış ki, bu yaşananlardan sonra PKK güçleniyor. Dolayısıyla oturup düşünmek lazım; Kürtlerin sevmediği bir örgüt, nasıl oluyor da bu kadar sempati topluyor? Bu noktada kritik olansa, diyor İlhan; “PKK’nın da zamanla ortaya çıktığı şeye benzemeye başlaması. PKK da aynı tek parti ideolojisine sahip. Komiteci, ittihatçı bir mantık hâkim. Giderek kendi resmi ideolojisini oluşturdu. Dolayısıyla, biz bu iki anlayışın da dışında bir söylem geliştirmek istiyoruz.” Toplumda böyle bir ayrımdan söz etmek mümkün mü?” dediğimizde; İlhan; “Maalesef, 2004’ten itibaren bundan korkuyoruz” diyor. Erkan ekliyor; “Bu olaylar bana 6–7 Eylül olaylarını hatırlattı. Bu olaylarda, Taksimde yapılan eylemlerde, ‘Allah’ın Kürtleri durduramaz bizi’ gibi sloganlar atılıyordu. O kadar yoğun savaş dönemlerinde bile, bu tür şeyler olmuyordu. Küçük çaplı bazı olaylar oluyordu, ama böyle büyük çaplı mitinglerde bu tarz sloganlar atılmıyordu Türkler tarafından. Bu son olaylar beni endişeye düşürmedi değil. Bu gün bunca ölümlere, bunca acıya rağmen sevinmemiz gereken bir olay belki de iki halkın bir arada yaşayabilmesi. Ama dediğim gibi, bu son olaylar çok ürküttü ve hâlâ da korkuyorum açıkçası. Böyle bir şey olabilir mi, yaşanabilir mi diye.” Neslihan farklı bir konuya dikkat çekiyor. “Ben Karadenizli bir ailenin çocuğuyum ve İstanbul’da doğup büyüdüm. Çok fazla bölgeden bahsedemem belki, ama buradan yaşadığım yerden bahsedebilirim. ‘Toplumda belli bir ayrışma var mı?’ diye ben de kendime çok sordum. Yani bir Türk-Kürt üzerinden mi kuruyoruz ilişkilerimizi, diye. Sonra baktım benim ailemde de, Kürt olan akrabalarım var. Kürt komşularımız var. Ama onların Kürt olduğunu hep bildik. Yani onları Türk farz etmedik. Ya da onlara bunu dayatmadık, ama ilişkilerimizi de, Türk komşularımızla kurduğumuz gibi kurmuşuz. Bu son olaylara da neyin neden olduğu konusunda benim şöyle bir izlenimim var; devlet belli aygıtlarla halkla iletişim kurar. Belki bu aygıtlardan en önemlisi şu anda medya. Yani ömrünün baharında, daha yirmi yaşındaki 13 tane beden cansız bir şekilde evlerine döndü. Türkiye haritasını açıp baktığımızda, hakikaten her yerden birileri döndü. Birilerinin anneleri Türkçe bilmiyordu ve Kürtçe ağıtlar yakıyordu. Ama öyle bir siyaset yürütülüyor ki, Türk ordusunun 13 tane askeri öldürüldü ve bunu yapan kim? Kürtler. Bu slogan öyle pohpohlandı ki televizyonlarda ve gazetelerde. İnsanlar artık ellerine Türk bayrağı alıp yürüme ihtiyacı hissetti. O kadar resmi ideolojinin dilinden konuşuyorlar ki, ‘Allah’ın Kürtleri’ için orada eylem yapıyorlar.” “Kürtler, Türk bayrağının altında yaşamaktan rahatsızlık duyuyor mu?” diye sorduğumuzda; İlhan; “Türkiye’de maalesef semboller çok ağır” diye söze başlıyor. “Dolayısıyla söze başlamak imkânsızlaşıyor. Yani bu soruya ya ‘Evet!’ diyeceksin, ya ‘Hayır!’ ortası yok. Evet, dersen buradasın, hayır dersen öbür tarafta. Yani arada bir şey söyleyemiyorsun, söylesen de dinlenmiyorsun bile. Oysa ikisinin arasında da bir şey var. Şu an, evet Kürtler Türk bayrağının altında olmaktan rahatsız olmuyorlar, fakat Türk bayrağının altında kimlikleriyle var olmak istiyorlar.” Neslihan söze giriyor; “ Bir de bu, evet-hayır soruları siyaset üretmiyor hiçbir şekilde. Siyasetin tam da o sivri, meşru dilini ilk baştan, ilk noktada kesiyor. Hâlbuki evet-hayır sorularıyla zaten söz başlamıyor. Oysa hepimizin söyleyecek o kadar çok sözümüz var ki, konuşacak ifade edecek o kadar çok hikâyemiz mevcut ki. Bunun için de konuşmaya ihtiyacımız var. Bu evet-hayır sorularını ben de bir Türk olarak reddediyorum. Kimse bir şey itiraf etmesin. Aynı çatı altında, aynı meşruiyete sahip bir şekilde oturup konuşalım… (Bu makale 8383 kere okundu.) Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. | |
Bu yazarın tüm makalelerini görüntüle |
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Kürt sorunu veya Güneydoğu meselesi |
| Giriş: Bir konu üzerinde konuşabilmek ve doğru tespitler yapabilmek için her şeyden önce konuyu kavramsal olarak iyi tanımlamak gerekir. Kuruluşundan bugüne kadar, Türkiye cumhuriyetinin bir takım tabuları olduğu bilinen bir gerçektir. |
| Devamı >> |