Anlamlı Yaklaşım
Şehit tahtında Rabb'e gülümser | Şehit tahtında Rabb'e gülümser |
|
|
| Yazan Nurdan Huyut | |
| Monday, 10 March 2008 | |
Her yanım mavi şimdi… Gökyüzü mavi tavan… Yer deniz, sağım, solum her yanım… Ruhum ve kalbim derin hatıraların biriktiği o yeri görmek için kendini öyle hazır etmiş ki, feribotun keskin düdüğünü bile duyamıyor. Farkında olmaksızın yol almaya başlıyor feribot, derin mavilikler üzerinde.
Suları köpürterek, denizanalarının eşliğinde çeviriyor yönünü karşı kıyıya doğru. Tam yol ileri…
Belli aralıklarla su yüzüne çıkan denizanaları… Her biri bir renkte… Kimi büyük, kimi küçük… Mantar gibi bitivermişler denizin içinde... Takip ediliyoruz ardımız sıra. Öyle hoş ki, birileri tarafından uğurlanmak. Sanki denizanaları kıyıdan hareket eden tüm yolcuları bıkmadan, hemen her gün aynı hallerle yolcu ediyorlar. Deniz içinde dalgalanan kuyrukları, üç dört şeritten oluştuğu için olsa gerek, sanki bize el sallıyor gibiler. Marmara denizinin ufak bir bölümünü arşınlıyoruz aslında. Belki 10 dakika bile sürmeyen bir yolculuk bu… Fakat bu kadarı bile öyle büyük etkiler uyandırıyor ki insan üzerinde, sanki saatler boyu hep orada, öylece denizi seyretmişsin gibi bir his uyanıyor derinlerde. Elli altmış tane araba alabilen feribot kıyıya yaklaşınca, çoğalan gürültülerle ayrılıveriyorum düşüncelerimden, uçsuz bucaksız denizin deli maviliğinden ve denizanalarından. Bu kez Çanakkale karşı kıyıda kalıyor. Çanakkale bir siluet şeklinde görülüyor artık. Kim bilir kaç bininci ziyaretçi oluyoruz o kıyı şeridinde? Kim bilir kaçıncı kez çıkılıyor o görkemli kale surlarının merdivenlerinden bizimle birlikte? Bir zamanlar ülkenin dört bir yanından gelip buralarda konaklamış, yatmış, nöbet tutmuş, bir lokmada olsa ekmeğini kardeşiyle paylaşmış, gülmüş, ağlamış nice askerlerin ayak izleriyle dolu şu kale surları, merdivenleri… Binlerce gizli plana da sahne oldu bu mekân, gizli sohbetlere açtı kulaklarını, ama hep saklı tuttu içindekileri… Şimdi üzerinde gezindiğimiz toprakların gerisinde, yıllar öncesine uzanan bir hengâme, bir mücadele, bir vatan kurtarma hevesi saklı… Hepsinin izi sinmiş kalenin duvarlarına. Deniz manzaralı kalenin misafirleri, buraların ne amaçla kullanıldığını dinliyor şimdilik rehber olan insanlardan. Ama ne kadarını hissedebiliyorlar içlerinde bilinmez… Kıyı boyunca onlarca şehitlik levhası karşılarken bizi, Seyit Onbaşı denen gariban bir askerin yanı başında buluyorum kendimi. Hani meşhur bir Ali vardır ta Asr-ı Saadetten günümüze ışık saçmış bir halife. Hz. Ali… Hayber seferinde kale kapısını tek başına kaldırıp sırtlamış da, savaştan sonra kaç kişi bir olup, yerinden oynatamamışlar aynı kapıyı. Tıpkı Seyit Onbaşı da buna benzer bir olay yaşamış kurtuluş mücadelesinde. 180 kiloluk bir mermiyi savaş sırasında yerden kaldırıp 3 basamak merdiveni de çıkarak sürgüye yerleştirmiş ve bu olayla şöhret bulmuş. Daha sonra bunu nasıl başardığını soran komutanına verdiği: “Vallahi düşmanı görsem yine aynını yapardım” cevabıyla, askerlerin ortak bir duygusunu dile getirirken, ona bir ödül vermek isteyen ve bu konuda çok ısrar eden komutanlarına günlük yemek tayınının iki katına çıkarılmasını, çünkü verilenle pek de fazla doymadığını söylemiş. Komutan da onun bu dileğini yerine getirmiş hemen. Getirmiş getirmesine ama gel gör ki Seyit Onbaşı bir gün bile dayanamamış bu hale. “Kardeşlerim benden daha az ekmek yerken, boğazımdan geçmiyor komutanım” diyerek, bu ödülü de reddeden Seyit Onbaşı, şimdi şu küçük tepede sessizce uyuyorken, yüksek rütbeli insanların gelip ziyaret etmesiyle alıyor belki de ödülünü. Ve kıyı boyu uzanan onlarca şehitlik… İnsan manzaraları… Bir garip mekân buralar… Öyle derin bir hava var ki çözümleyemediğiniz, belki de o an hiç farkına varamadığınız, ancak kendi memleketinize döndüğünüzde aradaki farkı çok kolaylıkla kavrayabildiğiniz bir hava… Koyu bir yoğunluk… Hem de derin bir sessizlik var aynı zamanda oralarda. Üstünde dolaşan binlerce ziyaretçinin ayak seslerinin, gürültülerin de üstüne çıkmayı başarabilen, tüm sesleri delip geçen bir sessizlik.. Dinlemekten ve hissetmekten vücudunuzun iğnelendiği bir sessizlik… Tarifi yok belki de, belki de yaşanması gereken bir hal… Camdan yapılma mezar başları sırayla ve büyük bir özenle yerleştirilmiş geniş bir alana. Kimi Bitlis şehidi, kimi Hakkâri, kimi Balıkesir’den, kimi Edirne’den. Ama hepsi ülkenin toprağında yetişmiş, hepsi fedakâr, hepsi asil… Kimi 17’sinde, kimi 20’sinde, 25’inde. Ama hepsi şehit, hepsi imanlı… Tıpkı Ubeyd gibi… Nereden aklıma geliyor bilmem. Ubeyd’i anımsıyorum o an. Ubeyd’i ve yaşadıklarını… Ubeyd’in acıklı hikâyesini dinlemeye başlıyorum içimden gelen sesin eşliğinde. Anlatmaya başlıyor o ses, Ubeyd’in hikayesini: Daha Molla Said’i görmeden “ Ben onun talebesiyim” diyen Ubeyd, aynı zamanda Molla Said’in yeğeniydi. Molla Said çok küçük yaşlarda medrese eğitimi almak için ailesinin yanından ayrılmıştı. Bu sebeple de yeğenini görme fırsatı hiç olmamıştı. Ancak Ubeyd, tüm ailesini kaybedince, hiç kimsenin yanında kalmak istememiş ve yıllar sonra, bir vesileyle gelip Molla Said’ in himayesi altına girmişti. Molla Said, o sıralar Bitlis’teydi. Birinci Dünya savaşı devam ettiğinden, Rus ve Ermenilere karşı talebeleriyle birlikte savaşıyordu. Hem askerliğin tüm gerekenlerini yerine getiriyor, hem de talebelerini en makul şekilde yönlendiriyordu. Bu şekilde bir çok başarı elde etmiş, savaşın en yoğun olduğu anlarda bile en büyük cesaret örneklerini sergileyebilmişti. Ubeyd, çok kısa bir zamanda bu temposu yüksek ortama alışmıştı. Amcası Molla Said’den aldığı bütün emirleri eksiksiz yerine getiriyordu. Halinden de oldukça memnundu. Çünkü hem derin bir sevgiyle bağlı olduğu amcasının yanındaydı, hem de vatan müdafaası için elinden geldiği kadar bir şeyler yapmaktaydı. Fakat Ubeyd’ in, hiç aklından çıkarmadığı bir korkusu vardı aynı zamanda: “Ya amcama bir şey olursa?”… Ubeyd bir çok talebe gibi, kendi canından çok, üstadı olan Molla Said’ in canını önemsiyordu. Çünkü biliyordu ki, O’nun yapması gereken daha birçok şey vardı. Ona bir şey olursa birçok şey yarım kalacak, belki de insanlığa büyük bir Nur hediye edecek olan bu Üstad’dan tüm insanlık mahrum yaşayacaktı. Bu duygularla cephede savaşan Ubeyd’ in Allah’tan istediği bir şey vardı bu sebeple: Üstadı yerine vurulmak ve O’nun yerine şehit olmak… Bu git gide öyle bir hal almıştı ki, artık sürekli cümlelere dökülen bir duaya dönüşmüştü Ubeyd’in dilinde. Her defasında: “Üstad'ıma bir şey olmasın onun yerine ben şehit olayım “diyordu en içten dilekleriyle. Bu duayı en samimi şekliyle yaptığından olsa gerek, savaş günlerinden birinde, Molla Said’e dönen bazı gizli namluları görmüş, silahına sarılmaya vakti olmadığından kendini üstadı olan Molla Said’in önüne fırlatmıştı. Daha ne olduğunu anlayamadan da, atılan kurşunlarla yere yığılmış ve oracıkta şehit olmuştu. Molla Said’in bunu fark etmesi gecikmemişti. Bir yandan olanlara anlam veremeyen düşünceleriyle hemhal olmuş, diğer yandan canından kopan parçanın acısını kalbiyle hissederek: “Ubeyd’im” deyip, yerde öylece yatan yeğenine sarılmıştı ve Ubeyd’in tenine değince elleri, işte o an anlamıştı ki, artık yapılacak hiçbir şey yoktu. Ruh Rahman’a çoktan teslim olmuştu… Fakat bu teslimiyet bilerek, isteyerek, seve seve gidilen bir teslimiyet olduğu için, Ubeyd’in kazancı oldukça büyüktü. Şehitlikti kazandığı.... Dünya saltanatının çok ötelerinde, insanoğlunun varabileceği en yüksek makamlara çıkaracak olan bir rütbeydi bu… Ubeyd’in şehit oluşundan birkaç zaman sonra, omzundan ve ayağından yaralı olarak Ruslara esir düşen Molla Said ve onun talebeleri, Kosturma vilayetine getirilmişlerdi. Burada birçok sıkıntıyla karşılaşan Molla Said, yine de dininden ve inandığı hakikatlerden asla vazgeçmemiş, hatta Rus Çarı Nikola Nikolaviç’in karşısında ayağa kalkmayarak dininin ve ilmin izzetini korumuştu. Ayrıca orada da boş durmamış, esirlerle beraber namaz kılmış, onlarla sohbetler ederek, mahkûmların ve esirlerin dinî noktada eksik kalmış taraflarını tamamlamaya çalışmıştı. Esaret günlerinin birinde bir gece, sadık bir rüyaya dalmıştı Molla Said. Bu rüya aracılığıyla, o zamana kadar yerini hiç bilmediği bir kabre girmişti. Bu kabir yeğeni Ubeyd’in kabriydi. Ubeyd’i görünce oldukça sevinmişti; Fakat Ubeyd, tam tersine hüngür hüngür ağlamaktaydı. Ubeyd’in bu acip haline bir anlam veremeyen Molla Said, bu halin sebebini sorunca aldığı cevaba çok şaşırmıştı. Ubeyd gerçeğin tam aksine, kendinin değil, üstadı olan amcasının, yani Molla Said’in ölmüş olduğunu sanıyor ve bu sebeple böyle ağlıyormuş. Rusların istilasından çekindiği içinde kendisine yeraltında güzel bir yer yapmış, orada kalıyormuş. Rüyanın derin etkisiyle birdenbire uyanan Said, yeğeninin vefatını anımsayıp bir kez daha gözyaşlarını tutamazken, diğer yandan Ubeyd’in hala yaşıyormuş gibi, rahatta oluşuna da seviniyordu. Ubeyd’in eriştiği şehitlik mertebesinin ona sunacağı güzellikleri, cennet bahçelerini düşünüp teselli buluyor ve daima ona dualar gönderiyordu. Hikâyenin sonu geldiğinde dolmuş olan göz pınarlarımın taşmasını engellemeye çalışarak, birer fatiha yolluyorum tüm şehit ruhlara. “İşte şehadet bu kadar ulvi, bu kadar yüce değerler barındırıyor içinde” diye düşünüyorum bu arada. Dünyadan göçüp gidenler, göçtüklerinin bile farkına varmıyor. Üstelik en büyük ödüllere, hediyelere de sahip oluyorlar… Çanakkale’den ayrılırken, gördüğüm ve hissettiğim her şey için oldukça mutluyum. Çünkü biliyorum ki, şehitler tepesinde sessizce yatan askerler, şu an şehit tahtlarında kurulmuş, Rab’lerine gülümsemekteler. Çanakkale’de yatan bu şehitlere sorsan Ubeyd gibi: “Yeraltında menzil yaptık, orda kalıyoruz düşman eline geçmemek için” diyecekler belki de. Ya da dünyada yaşadıkları yıllarda, kırk yerinden yamalı giyindikleri ayakkabı ve kumaşların yerine gözlerin görmediği, akılların hayal edemediği kadar güzellikte, giyime, yiyeceklere ve evlere kavuştuklarını anlatacaklar. Ubeyd’i, Ahmet’i, Mehmet’i, Ali’yi ve Hasan’ı rahmetle anarken, şehitliğin güzel yüzünü bir kez daha görüyoruz. Allah bütün şehitlerimize rahmet eylesin, öncekilere, şimdikilere, imansız teröristlerin eliyle şehit edilenlere ve bundan sonra da şehadetle göçüp gideceklere… Kaynaklar: 1) Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat 2) İslam Yaşar, Bediüzzaman Beşlemesi (Bu makale 11953 kere okundu.) Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. | |
Bu yazarın tüm makalelerini görüntüle |
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Demokratikleşme, diktatöryaya dönüştü |
| Risale-i Nur Enstitüsü Genel Sekreteri Mesut Toplayıcı ile söyleşi 23 Temmuz 1908’de başlayan demokratikleşme süreci, (…) Osmanlı Devletinin 1. dünya savaşından mağlup çıkmasıyla sonuçlanan süreçte yeniden bir ivme kazanmıştır. (…) Fakat daha sonra, 1920–1923 dönemindeki o demokratik yapı korunamamış, hızla tek parti diktatöryasına gitmiştir. |
| Devamı >> |