Skip to content

Genç Yaklaşım Dergisi

Anasayfa arrow KAPAK arrow Kültür aktarımında şiirin yeri: Şiirin gücü!
Kültür aktarımında şiirin yeri: Şiirin gücü! Yazdir E-mail
Yazan Abdurrahman Şen   
Monday, 14 April 2008

Kültürün ana unsurları olarak dini ve dili saymak mümkün…

Diğer hak dinlerin mucizeleri sihir ve tıp etrafında özetlenebilecekken, İslâm inancının mucizesinin, “eşi benzeri yazılamayacak kitap=Kur’an” olması tesadüf olmasa gerek!

Başlı başına mu’cize olan Kur’an’ın, en öne çıkan ve onu ayrıca “tek”

kılan özelliklerinden birinin de asırlar boyu ezberlenebilerek, hıfzedilerek geliyor olmasıdır… En maharetli Arap şairlerinin bile bir ayetine nazîre yazamadığı Kur’an’ın dilindeki mucizeliği ayrıca anlatmaya gerek yok sanırım.

Dini açıdan böyle bir ana kaynağa sahip olup, dini kültürünün tüm kaynağını ezberleyebilen Türk milleti; ayrıca ilahilerle, nefeslerle, münacatlarla,mevlidler ve kasidelerle, naatlar ve gazellerle de dini kültürünü asırlar boyu taşımayı bilmiştir…

Okul yüzü görmemiş, okuma yazma bilmeyen birçok insanın bile ilahî, nefes, mevlid, kaside, gazel, naat bildiğini ve anlattığı bir olayı bu kültürel zenginlikle süslediğini duymuş hatta görmüşüzdür çoğu defa…

Olayın lâdini boyutuna baktığımızda da durum değişmiyor aslında.

Öğrencilik yıllarımda, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin düzenlediği Milletlerarası Türkoloji kongrelerinden birinde, ABD’li (ismini Rayt olarak hatırladığım) bir Türkolog kürsüye gelip bildirisini sunmuştu…

ABD’li Türkoloğun ileri sürdüğü görüşü şöyle özetlemem mümkün; “İslâm dininin dünya üzerinde hızla yayılmasında Kur’an-ı Kerim ve hadislerin rolü elbette vardır. Ancak… Bana öyle geliyor ki; İslâm dininin o günün iletişim şartlarını da göz önünde bulundurursak son derece hızlı bir yayılma söz konusu… Ben bu yayılma hızında; başta ‘Leyla ile Mecnun’ olmak üzere ‘Kerem ile Aslı’ vb. aşk hikâyelerinin, sanat eserlerinin de ciddi rolü olduğuna inanıyorum. Yanılıyor muyum? Yoksa bu tespitim doğru mu? ”

ABD’li Türkoloğun bu soruları karşısında salonda bir sessizlik olduğunu hatırlıyorum…

Başta İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ndeki hocalarımız olmak üzere yurdumuzun çeşitli bölgelerinden gelmiş olan hocalarımız da şaşırmıştı…

İçlerinden bir iki tanesi söz alıp; çok farklı bir konu üzerinde çalışmış olduğundan ötürü ABD’li meslektaşını övdü… Yaklaşımın doğru olduğu fikri de oturum sonrası koridor sohbetlerinde dile getirildi…

Ülkemizin kültürel açıdan fotoğrafı çıkarılırken; göçebelikten kaynaklanarak sözlü kültürle beslenip geldiği, yazılı kültüre geçişinin geciktiği, tam yazılı kültüre adapte olacak iken de görsel kültüre geçmesinden dolayı kültürel bocalama içine düştüğü ileri sürülür… Ki…

El-hak, doğrudur!

İşte, asırlar boyu sürüp gelen ve Anadolu’muzun birçok bölgesinde sembolik de olsa sürdürülen sözlü kültür ortamında görülmekte ki; bu sürekliliği sağlayan ana unsurlar masallardır, destanlardır, efsanelerdir, deyişlerdir yani şiirdir. Hatta bu silsileye türküleri, deyişleri, nefesleri, bilmeceleri, manileri ve tekerlemeleri, bilmeceleri de eklemek mümkündür.

Çünkü…

Saydığımız türlerin hemen hepsi de daha çok sözlü kültürün taşınma araçlarıdır… Ayrıca toplumun eğlenme, dinlenme araçlarıdır da…  

Şiirin, kültürün naklinde, nesillerden nesillere taşınabilmesinde böylesi önemli bir rol oynayabilmesi tamamen şiirin ezberlenebilir olmasından, değiştirilmesinin çok zor olmasındandır…

Çünkü gerçek şiirde bir kelimenin yeri değişse, erbabı anlar… Hatta ümmî söyleyen de dinleyen de eksik tad alır da farkına varır müdahalenin…

Hikâye ya da roman gibi edebî eserleri toplu okumak oldukça zor ve sıkıcıdır…

Son zamanlarda batıda yaygınlaşan, bizde de denemeleri yapılan toplu roman ya da hikâye okumalar vardır, ama… Dar gruplar arasında söz konusudur böyle bir alışveriş…

Ama şiir… Ve; masallar, destanlar, türküler, maniler, tekerlemeler öyle mi?

Kim bilir… Bu zengin kültürel nakil vasıtaları olan mirasımıza meddah ve Karagöz-Hacivat zenginliğini de katsak kim itiraz edebilir?

Günümüzde bile Anadolu’muzun birçok bölgesinde –sembolik de olsa- âşıkların elindeki saz eşliğinde söylenen halk hikâyelerinin, destanların, masalların, türkülerin, deyişlerin sabahlara kadar icra edildiğine dair o kadar çok bilgi, kayıt var ki…

Bu ritüelin asırlardır nasıl uygulanageldiğini de Pertev Naili Boratav’ın anlatımından özetlersek: halk şiirimizde, âşıklık ve destan geleneğimizde anlatıcı şiirlerini okumaya, destanını anlatmaya başlamadan tekerlemeler söyler… Sonra okuyacağı şiir ya da anlatacağı destan hakkında ön bilgi vermek bâbında bir giriş yapar… Ve; “… aldı bakalım âşık…” diyerek şiir/ler/ini okumaya, destanını anlatmaya başlar.

Dinleyenler bir taraftan şiir, destan, türkü dinlerken, bir taraftan da konu olan olay/lar/ı dinlerler… Ve bu bilgi alışverişi asırlardır pek de değişmeden sürer gelir…

 

Şiirin gücü, yalıtkanlığı sayesinde!

Az önce hikâye ve romanın okunma ve yaygınlaşma zorluğuna temas ettim ya… İşte burada belki de Âşık Veysel’i çok yönlü bir örnek olarak hatırlamak, hatırlatmak zamanı…

Malum… Âşık Veysel, görme özürlü olmasının yanı sıra ümmî de bir halk ozanımız… Ama Âşık Veysel’in gelenek zincirinden kopmayan hatta ona güçlü halkalar ekleyen tasavvufi deyişleri, bilgece mısraları var… Okuma yazması olmayan ve göremeyen bir insanın bu bilgileri öğrenmiş olması ve bunu başkalarına da öğretmiş bulunması ancak şiirimizin kültürel taşıyıcılığı ile açıklanabilecek bir özelliktir.

Çünkü Âşık Veysel’in yaşadığı çevrede, destanlardan, şiirlerden beslenen zengin bir kaynak var…

“Gaffar”a imanını dile getirdiği şu şiirinde Âşık Veysel; Leyla Mecnun hikâyesinden, Karacoğlan’dan, Yunus’tan, Mansur’dan, Hayyam’dan, Neyzen’den bahsederken, nasıl bir kültürel zenginliğe sahip olduğunun işaretlerini de veriyor:

“Göz gezdirdim dört köşeyi aradım/ Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar/ İstersen dünyayı gez adım adım/ Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar

Coşar deli gönül misal-i derya /  Mecnun'a sahrada göründü Leyla / Gördüğün güzellik hepisi Mevla /  Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar

Her nesnede mevcut her cesette can/ Onun için dedik biz ona canan/ Evvel ahir odur onundur ferman / Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar

Bahar gelir çiçek olur açılır/  Zaman zaman yağmur olur saçılır/ Ehl-i aşka mey görünür içilir/ Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar

Neyim ne olacak elde neyim var/ Karac'oğlan Dertli Yunus soyum var/ Mansur'a benzeyen bazı huyum var/ Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar

O cihana sığmaz ondadır cihan/ O mekâna sığmaz ondadır mekân/ O devrana sığmaz ondadır devran/ Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar

Hayyam'a görünmüş kadehte meyde/ Neyzen'e görünmüş kamışta neyde/ Veysel'e görünür mevcut her şeyde/ Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar”

Âşık Veysel’den konuşurken, halk şairlerine, âşıklara, ozanlara gelince söz…

Kemal Tahir’in roman taslaklarından birindeki bir sahne geldi hatırıma…

Birkaç bey, kargaşa ortamındaki Anadolu’da maiyetleriyle beraber at üstünde yürümekteler… Ara ara su başlarında duruyor ve sırtlarında sazlarıyla karşılarına çıkan kimi halk ozanlarıyla selamlaşıyorlar… Birkaç benzer manzara sonrasında içlerinden biri diğerlerine diyor ki; “Dikkat ettin mi? Ne kadar çok halk ozanı dolanıyor?”

Diğeri farkında olduğunu, ama bu durumun ne anlama geleceğini soruyor… Aldığı cevap; “Bu demektir ki Anadolu kaynıyor!”

Halk âşıklarının aynı zamanda birer ‘haberci’ kimliği olduğuna da dikkat çeken bu anlatım da gösteriyor ki; âşıkların söylediği şiirler, o günün farklı bir bölgesindeki insanı bilgilendirmekle kalmıyor… Asırlar sonra bizlere de o günlerin olaylarını anlatmış oluyor… Çünkü sazı elinde dolaşan âşık aynı zamanda toplumsal-yaya medya görevi görüyor yakın zamana kadar…

Mesela bir Padişahın açtığı, çıktığı savaşla ilgili detayları âşıklardan birinin şiirinden öğrenebiliyoruz.

İşte bir örnek… Girit adası etrafında yaşanan savaşlar, fetihler elimizden çıkışıyla ilgili yazılan bir çok şiir içinden Kul Mehmet’in yazdığını okuyalım şimdi:

“Şehr-i İslambol’un bay ü gedâsı,/ Kanı gayret, kanı namus, kanı ar?/ Sizden imdad ister Girit adası,/ Kanı gayret, kanı namus, kanı ar?

Îslâm askerine nazır olanlar,/ Divan-ı Hümayun’da hazır olanlar,/ Yolunu geçüp de vezir olanlar, / Kanı gayret, kanı namus, kanı ar?

Ne gelürse gelür bu garip başa/ Tarihe okuyalım, yazalım daşa,/ Derya pedişahı Kapudan Paşa,/ Kanı gayret, kanı namus, kanı ar?

Kul Mehemmet eder Girit Dağları,/ Viran oldu bahçeleri bağları,/ Zebun oldu kaldı derya beğleri,/ Kanı gayret, kanı namus, kanı ar?”

Kul Mehmet’in (16. y.y şairlerinden) bu şiirinin, 3. kıtasının 2. mısraındaki; “Tarihe okuyalım, yazalım daşa,” ifadesi de aslında söylemek istediklerimizin tümünü özetleyecek bir şiir dizesi olarak dikkat çekiyor.

Hem o günlerin –zenginiyle fakiriyle- İstanbul halkının sorgulanmayı hak edecek bir umursamazlık içinde olduğunu, hem sarayda-yönetimde bulunan bazı paşaların, beylerin sorgulanacak bir durum sergilediklerini, hem de düşman tehdidi altındaki Giritlilerin beklentilerini dile getiriyor burada şair… Bu yaptığının ‘tarihe okumak’ olduğunu bilerek hem de.

Mesela günümüzde rüşvetin alıp yürüdüğünü iddia edenlere, Fuzuli’nin, darb-ı mesel hâline gelip asırlar ötesinden bilgi veren; “Selam verdim, rüşvet değil diye almadılar” mısraı da taze bir cevap gibi duruyor orta yerde…

Aslında halk şiirimizin bütün ustalarının şiirlerinde o dönemin sosyal ve kültürel olaylarının, uygulamalarının, yaşantının örneklerini, yaklaşımlarını da görebiliyoruz.

Köroğlu’nun; “Muhanetlik etmek değil kârımız,/ Şehriyâr sözüne uyanlardanız;/ Meydana girende yoktur korkumuz,/ Kazaya ırıza diyenlerdeniz.

Ödleklerle hoş değildir aramız,/ Teke tek düşmana varmak töremiz,/ Muhannete sardırmayız yaramız,/ Yarayı kendimiz saranlardanız.

Bineyidim kır atımın üstüne,/ Alayıdım hançerimi destime,/ Gafili varmayız düşman üstüne./ Vakta hazır olun diyenlerdeniz.

Köroğlu'm çıkalım dağlar salına,/ At sürelim mal yemezin malına./ Başım koydum arkadaşın yoluna,/ Başı dost yoluna koyanlardanız.” mısraları üstüne daha ne söz söylenebilir ki?

Günümüzde kaç sosyolog toplumu böyle özetleyebilir ki?

Köroğlu’nun bu şiiriyle en azından Köroğlu’nun ve adamlarının kişiliği hakkında bugün net bir bilgi sahibi olabiliyoruz…

Asırlardır hem de!

Zamanımızda kimileri şiirin öldüğünü söyleseler de şiirin beslendiği ana damarımız var olduğu sürece şiir ölmeyecek… Gücüyle, yalıtkanlığıyla, kültürel hamallığıyla şiir hep var olacak…

Yeter ki Leyla-Mevlâ eksenindeki ‘aşk’ ölmesin!

Fuzuli’yle koyalım o zaman noktayı:

“Aşk imiş her ne vâr ise âlemde

İlim bir kıyl-u kâl imiş ancak!”


(Bu makale 5395 kere okundu.)

Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir.

Abdurrahman Şen
Yazar hakkında:
Kendisi şu ana kadar bize biyografisini göndermediği için ayrıntılı bilgi veremiyoruz...


 

Yorum ekle

Küfür, hakaret ve beddua içeren yorumlar değerlendirmeye alınmamaktadır.
Lütfen imla kurallarına uyalım, sadece BÜYÜK harflerle yazılan yorumlar yayınlanmaz.


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >

Anket

Ergenekon operasyonu derin devleti temizleyecek mi?
 

KAPAK KONUSU


Fatal error: Cannot redeclare utf8_strlen() (previously declared in /kunden/219002_59129/euronur-hosting/006/006/modules/mod_jcomments.php:30) in /kunden/219002_59129/euronur-hosting/006/006/administrator/components/com_magazine/utf8/mbstring/core.php on line 29