Skip to content

Genç Yaklaşım Dergisi

Anasayfa arrow Genç Yaklaşım
Kur'an'da şiir Yazdir E-mail
Yazan M. Ali Kaya   
Monday, 14 April 2008

Edebiyat konuşma, okuma ve yazma olmak üzere insanın üç temel ihtiyacına cevap verir. Edebiyatın iki temel unsuru vardır. Birincisi nesir, ikincisi ise şiir. Nesir objektif ve somut fikirleri dile getirerek daha çok akla hitap ederken, şiir daha çok soyut ve sübjektif olup, hisse hitap eder. Necip Fazıl’a göre

“Şiirde his ve fikir olmak üzere başlıca iki unsur vardır.”

Şiir edebiyatımızda güzel ve veciz ifadelerle maksadın anlatıldığı metinlerdir. Edebiyatımızda vezinli ve kâfiyeli söz olarak bilinir. Şiir yazana da şair denir. İbn-i Haldun şiiri şöyle tarif etmiştir: “Şiir, istiare, vezin ve kafiye temeline dayanan, her kıtanın başkasına bağlı olmadan maksadı anlattığı beliğ sözdür.”[1].

Peygamberimiz (asm) zamanında hitabet ve belagat gibi, şiir ve edebiyat da zirvede idi. Yapılan yarışmalarda ilk yediye giren şiirler “Muallekât-ı Seb’a” adı ile Kâbe’nin duvarına asılır ve herkes tarafından öğrenilir ve ezberlenirdi. Okuma-yazmanın olmadığı bir zamanda fikirler, bilgiler ve kahramanlıklar, destanlar şiir ve vezin ile hafızalarda daha kolay kalıcı hale geldiği gibi dilden dile yayılırdı. Hatta günümüzün gazete, dergi radyo gibi haber kaynaklarının yayınların fonksiyonlarını o dönemde şairler ve ozanlar şiirleri ile ifa ederlerdi. Övmek istediklerini “Kasidelerle” yermek istediklerini “Hicivlerle” ve anlatmak istediklerini de “Mesnevi” türü şiirlerle ifade ederlerdi. Bir kabilenin ve milletin şairi milli bir kahraman, en büyük gurur kaynağı iyi bir şair yetiştirmiş olması idi. Bir sözü ile savaş çıktığı gibi, bir sözü ile de barış ortamı meydana gelirdi. Bunun için Yunus Emre “Söz ola kestire başı / Söz ola kese savaşı” demiştir.

Araplar yılın belli dönemlerinde bilhassa “Hacc Aylarında” hem ticaret yaparlar, hem de şiir yarışmaları tertip ederlerdi. Ukaz, Zül-Mecaz, Mecannatu’s-Sahr, Duvmetu’l-Cendel, Hacar ve Suhar gibi panayırlarda yapılan bu yarışmalarda ilk yedi dereceye giren şiirler “Muallekât” namı ile Kâbe’nin duvarına asılır ve herkes tarafından ezberlenir ve o sene boyunca okunur ve bir dahaki seneye hazırlık yapılırdı. Gassan, Hire ve Lahmî kabileleri özellikle şairlere koruculuk yaparlardı. Onları özel saraylarında himaye ederlerdi.

Kur’ân-ı Kerim böyle bir ortamda nazil oldu. İlahî kelamın büyüleyiciliği karşısında bütün şairler ve şiire değer verenler şaşkınlık içinde kaldılar. Kur’ân-ı Kerim şiire benziyordu, ama şiirin hayalatından o derece yüksek hakikatleri anlatıyordu ki ‘şiirdir’ diyemiyorlardı. Şiirin hakikati hayale karıştırmasından dolayı yüce Allah peygamberimize şair deme cür’eti gösterenleri kastederek “Biz ona şiir öğretmedik. Bu o peygambere yakışmaz ve gerekmez de”[2] buyurarak vahyin ortaya koyduğu mahza hakikatleri şiirin hayal ve batıl düşüncelerinden ayırmıştır. Hakka suresinde Kur’ânın mahza hakikat olan beyanatını gölgelemek isteyen müşriklere “Kur’ân Allah’ın Cebrail (as) ile sizlere ulaştırdığı değerli bir sözdür. O bir şair sözü değildir. İnancınız ne kadar da zayıftır. O bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüyorsunuz? O Kur’ân âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından mahza hak ve hakikatleri sizlere bildirmek için inzal edilmiştir”[3] buyurarak açıklık getirir.

Kur’ân-ı Kerimde ‘Şiir’ kelimesi bir defa, ‘Şâir’ kelimesi ise beş defa geçer. Şair kelimesinin geçtiği ayetler de müşriklerin peygamberimize şairlik isnadının reddine ilişkindir.[4] Şairlerden bahseden “Şuara Suresi”nin son üç ayeti ise şiirden bahseder. Bu ayetlerde bahsedilen azgınların kendilerine uyduğu saldırgan şairler İbn-i Zeberî, Hubeyre, Musafî, Umeyye es-Sakafî gibi müşrik şairlerdir. Ayet umumî değil, bunun için genel hükümler verilmemelidir.

Müşrikler Peygamberimizi (asm) kâhinlikle ve şairlikle suçluyorlardı. Kur’ân-ı Kerim’in ayetleri her ne kadar şiire benzese de şiirin hayalatından çok yüksek hakikatleri ihtiva etmektedir. Hakikat hayalden ne derece yüksek ise Kur’an’ın ifadeleri de o derece yücedir. Şairler genellikle hayalperest, kâhinler ise genel olarak yalancıdırlar. Dolayısıyla günahkârlar ve yalancılar bunlara değer verirler ve şairlere sapıklar uyar. Onlar hakikati bilemedikleri ve bulamadıkları için her vadiye dalıp çıkarlar. Romantik ve duygusaldırlar amaçları doğruyu bulmak değil, eğlenmektir. Yapmadıkları ve yapamayacakları şeyleri söylerler. Şairlerin sözlerinin çoğu bunun için yalandır. Ancak iman eden, salih amel işleyen, Allah’ı çokça zikreden, hakkı hak bilip uyan ve batılı batıl bilip sakınanların şiirleri hariçtir.

Şiirde mezmum ve kötü olan, insanı günaha, isyana ve inkâra sevk eden şair ve şiirlerdir. Nitekim Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerimde buyurur: “Şeytanların kiminle beraber olacağını sizlere haber vereyim mi? Onlar her günahkâr ve isyancının yanındadır. Onların çoğu yalancıdır ve şeytana kulak verirler. Onların şairlerine de haddi aşan azgınlar uyarlar.”[5]

İnsanları yoldan çıkaran şairlerin durumunu da Yüce Allah şöyle haber verir: “Azgın ve sapkınların kendilerine uyduğu şairlere gelince, onlar her vadide şaşkın şaşkın gezerler, ne yaptıklarını bilemezler. Yalancıdırlar; yapmadıkları ve yapamayacaklarını söylerler.”[6]

Müminlerin yukarıda ifade edilen hususları yapmadıkları ve yapmayacakları için onların şiirlerinde elbette yukarıdaki hususlar bulunmayacaktır. Onların durumları ise yüce Allah şöyle açıklar: “İman edip salih amel peşinde koşanlar ve Allah’ı çokça zikredenlere gelince; onlar elbette yukarıda sayılanlar gibi değildir.”[7]

İbn-i Abbas (ra) bu ayetin tefsirinde “Kâfir şâirlere insanların ve cinlerin sapıkları uyarlar” demiştir. Onlar “Her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar” ayetini “Onlar her manasız, fuzuli işlere dalarlar, önce yererler sonra bir menfaat karşılığı aynı kişiyi överler” anlamını vermişlerdir. “Yapmayacakları şeyleri söylerler” ayetine ise İbn-i Abbas (ra) “Onların sözlerinin çoğu yalandır” anlamını vermiştir.

Bu ayet nâzil olunca peygamberimizin (asm) şairlerinden Abdullah b. Revaha (ra) Peygamberimize gelerek “Ey Allah’ın Resulü! Allah biliyor ki, bu şairlerden birisi de benim” demiş ve mesleğinden pişmanlık duyduğunu ifade etmiştir. Bunun üzerine peygamberimize (asm) “Ancak iman edenler ve salih amel işleyenler ve Allah’ı çokça zikredenler hariç” ayeti nazil olmuştur. Müfessirler “Allah’ı çokça zikretmekten kastedilenin şiirlerinde Allah’ı överler” anlamında yorumlamışlardır.[8]

Yüce Allah bu ayetlerle insanları isyana ve günaha teşvik eden, yalan yanlış ve hayali şeyleri ortaya koyarak akılları şaşırtan şairleri hicvederken şiiri ve tesirini methetmektedir. Burada yermeye benzer bir övgü vardır. Çünkü yüce Allah şiirde insanı etkileyen ve büyüleyen özelliğe dikkatlerimizi çekmektedir. Bir açıdan da iyi şiirleri ve şairlerini övmektedir. Nitekim bunu peygamberimizin (asm) hadislerinde görmek mümkündür.

Peygamberimiz (asm) “Nice sözler vardır ki, sihir etkisi yapar; nice şiirler vardır ki, hikmet pırıltılarını saklar” sözü ile şiiri övmüş ve “Şiirden hikmetli olanlarını ve hikmetli sözleri öğreniniz” buyurmuşlardır.[9] Peygamberimiz (asm) “Şiirde hikmet vardır”[10] buyurarak hikmet ve ilim, din ve iman konularındaki şiirleri daima teşvik etmiştir. “Kaside-i Bürde” adı ile meşhur olan şiir Peygamberimizin huzurunda okununca peygamberimiz şaire hırkasını/bürdesini vererek memnuniyetini göstermiştir. Buna peygamberimizin (asm) verdiği “Câize” yani “Hediye” demek de mümkündür. Bir kısım edipler “Hikmeti esas alan şairlerin dilinin cennetin kokusunu taşıdığını” ifade etmişler, “Şairlerin kalpleri Rahmanın hazinelerini taşır. Çocuklarınıza şiir öğretiniz; çünkü şiir zihni açar ve cesaret verir” demişlerdir.

Kureyş’in şairleri mü’minleri ve İslamı hicvediyorlardı. Peygamberimiz de (asm) şair Hassan b. Sabit’e (ra) “Ya Hassan! Sen de onları hicvet. Bil ki, Ruhu’l-Kuds olan Cebrail (as) seninle beraberdir” buyurarak teşvik ettiği sabittir.[11] Hatta peygamberimiz (asm) Lebid denilen Umeyye es-Salt’ın hikmet dolu şiirleri için “Şiiri mü’min, ama kalbi kâfirdir”[12] buyurmuşlardır. Sahabeler bir ayetin anlamında tereddüde düştükleri zaman eski Arap şairlerinin şiirlerine müracaat ederek onların bir kelimeye hangi anlamları yüklediklerine bakarlardı.

Peygamberimizin (asm) şairleri Kaab b. Mâlik (ra), Abdullah b. Revaha (ra) ve Hassan b. Sabit (ra), Kaab b. Züheyr (ra) gibi meşhur şairlerdi. Hassan b. Sâbit (ra) “Ben sözlerimle Muhammed’i (asm) methedemiyorum. Lâkin Muhammed’in (asm) methi ve övgüsü benim sözlerimi güzelleştiriyor” ifadelerine şöyle cevap veriyordu: “Söyle, ya Hassan! Ruhü'l-Kudüs seninle beraberdir.”[13] Yine Peygamberimiz (asm) müşriklerin şairlerine verdiği cevaplardan dolayı Kaab b. Mâlik’e (ra) “Ya Kaab! Allah seni bu sözlerinden dolayı methetmektedir” buyurmuşlardır. Ka'b b. Malik'ten rivayete göre Rasulullah (asm) ona şöyle demişti: “Onları hicvet. Nefsimi elinde tutan Allah'a yemin olsun ki, hicvetmen onları ok yağ­muruna tutmaktan daha şiddetlidir.”

Ayrıca Hz. Ebubekir (ra), Hz. Ömer (ra) ve Hz. Ali (ra) iyi birer şairdiler. Çok güzel şiirleri vardı. Hz. Fatıma’nın da (ra) çok güzel ve veciz şiirleri vardı. Sahabeler peygamberimizin (asm) şiirle ilgili tutumunu en iyi bildikleri için genellikle şiire olumlu yaklaşmışlardır. Hz. Ali’den (ra) rivayet edilen şiirlerin toplamı bir ‘divan’ oluşturacak kadar çoktur. Hz. Aişe (ra) “Çocuklarınıza şiir öğretiniz, dilleri tatlılaşır” demiştir. Hz. Ömer (ra) “İnsanların sanatları içinde en değerlisi şiirdir. O faziletli kalbi şefkatle doldurur. Alçak kalpleri yatıştırır. İnsanı duygulandırır” demiştir.

Peygamberimizin (asm) bazen çok veciz şiirli ifadelerle sahabelerine hitap ettiği olmuştur. “İnne’l ecra, ecru’l âhireh / Ferhami’l-Ensara ve’l-Muhacireh” ifadeleri peygamberimize (asm) aittir.

Daha sonra İslam bilginleri şiire o derece önem vermişlerdir ki, en değerli eserleri şiirleştirerek nesirden nazma çevirmişlerdir. Akaid ve Kelama dair eserleri bile ‘Mesnevî’ tarzında nazma dökerek asırlarca medreselerde ders kitabı olarak okutmuşlardır. “Kaside-i Nuniye” ve “Emâlî” gibi metinler bunlara en güzel örnektir.


[1] İbn-i Haldun, Mukaddime, Çev. Zakir Kadiri UGAN, (İstanbul–1985) s. 235

[2] Yasin, 36:69

[3] Hakka, 69: 38–43

[4] Taha, 21:5; Saffat, 37:36–37; Tur, 52:30

[5] Şuara, 26:221–224

[6] Şuara, 26:224–226

[7] Şuara, 26:227

[8] Fahrettin-i Razi, Mefatihu’l-Gayb, 17:391

[9] Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, (Meral Yay-İstanbul, 1972) 2:3–4)

[10] Buhari, Edeb, 90; Tirmizi, Edeb, 96

[11] Fahrettin-i Razi, Tefsir-i Kebir, 17:391

[12] Buhari, Edeb, 90; Müslim, Şiir, 3

[13] Buhari, Edeb, 91; Ebu Davud, Edeb, 95


(Bu makale 6958 kere okundu.)

Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir.

M. Ali Kaya
Yazar hakkında:
1959 yılında Ballıca'da doğdu.(Pazar / Tokat) İlk öğrenimini Pazar ve Çamlıbel'de, İmam-Hatip Lisesini Kayseri'de tamamladı. 1983 yılında Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu.
Devamı >>
 

Yorum ekle

Küfür, hakaret ve beddua içeren yorumlar değerlendirmeye alınmamaktadır.
Lütfen imla kurallarına uyalım, sadece BÜYÜK harflerle yazılan yorumlar yayınlanmaz.


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >

Anket

Ergenekon operasyonu derin devleti temizleyecek mi?
 

KAPAK KONUSU

Kur'an'da şiir
Edebiyat konuşma, okuma ve yazma olmak üzere insanın üç temel ihtiyacına cevap verir. Edebiyatın iki temel unsuru vardır. Birincisi nesir, ikincisi ise şiir. Nesir objektif ve somut fikirleri dile getirerek daha çok akla hitap ederken, şiir daha çok soyut ve sübjektif olup, hisse hitap eder. Necip Fazıl’a göre
Devamı >>

Üye Girişi






Sifremi unuttum !
Siz de bize katilin? KAYIT Olun

Kimler Online

Su anda 2 ziyaretçi çevrim içi

İstatistikler

Üyeler: 595
Haberler: 612
Baglantilar: 7
Ziyaretçiler: 6489769