Sportif Yaklaşım
Futbolda endüstrileşme ve köle ticareti | Futbolda endüstrileşme ve köle ticareti |
|
|
| Yazan Faruk Saim Akhan | |
| Wednesday, 14 May 2008 | |
|
Günümüz spor camiasında bonservise bağlanmış yetenek ticareti gün be gün artarak popülerliğini sürdürüyor. Bir yandan kulüplerin şirketleşmesiyle fiili olarak yolu açılan kulüp pa
spor –özellikle futbol- köle ticaretini anımsatan pazarlıklara zemin olmuştur. Sporcuların yetenekleri üzerinde yapılan pazarlıklar ve bu pazarlıklara konu olan özellikler yetenek ve ahlak değil daha ziyade popülerlik ve medyatiklik olduğundan, mukabiliyet esaslı bir değerlendirme yerine görselliğe önem verilmiş ve daha fazla reklâm geliri peşine düşülmüştür. Küreselleşmeyle birlikte paranın serbest dolaşımı futbolcuların serbest dolaşımını beraberinde getirmiş, özellikle güney Amerika futbolunun tüm dünya liglerine lejyoner futbolcular eliyle pazarlanabilmesini sağlamıştır. Bunun sonucunda başta Brezilya olmak üzere bu ülkeler futbolcularını ülkelerinde tutabilmek için önlemler almak zorunda kalmışlardır. Futbolda serbest piyasa koşullarının oluşmasının bir diğer etkisi de salt para odaklı popülerliğin revaç bulmasıdır. Dünya kamuoyunda hiç de iyi niyetli insanlar olarak tanınmayan Rus veyahut Amerikalı dolar milyarderleri, kulüp patronlukları sayesinde sempati kazanabilmişlerdir. İşin maddi boyutuna baktığımızda, kamuoyunda yaptığı etkiyle kıyaslarsak, kulüp alırken harcanan para, aynı etkiyi sağlamak için harcanması gereken reklâm giderinden çok daha azdır. Denilebilir ki günümüz futbolu bilgisayar oyunlarından farksızlaşmıştır. Futbolcuların hissi yanları mümkün olduğunca geri plana itilmiş, her şeyin paraya bir karşılığı olduğu fikri hâkim olmuştur. Bu da para odaklı popülerliğin yolunu açmış, sadece yeterli paraya sahip olmak kamuoyunda “iyi” olarak tanınmak için kâfi gelmiştir. “İyi”lerin parayla yönettiği kulüplerde futbolculardan para karşılığı satın alınan yetenek olmaktan fazlası beklenemez. Dediğimiz gibi her şeyin para karşılığı olduğu düşüncesi ile yönetilen bir kurumda, her hatanın bir para karşılığı cezası ve her doğrunun yine paradan oluşan bir mükâfatı olur. Fakat insanların salt para odaklı bir hayat yaşamalarını beklemek haksızlık olur. İşin maddi boyutu kadar manevi boyutu da önem arz etmektedir. Bir insana sırf para veriyorsunuz diye yaşamının tamamına hâkim olabiliyorsanız bu, spor değil bir nevi köle ticaretidir. Özellikle amatör liglerde futbolcuların hak’sızlıkları ve kulüplerin amatörce, bilinçsizce yönetilmesi, ziyadesiyle köle ticaretini anımsatmaktadır. Bildiğiniz gibi son dönemde başta Abromovich ve Blazzer gibi para kaynakları pek bilinmeyen milyarderler kamuoyundaki kötü imajlarını düzeltmek için Chelsea ve Manchester takımlarını satın aldılar. Başta İngiltere kamuoyunda çatlak sesler çıksalar da zamanla azaldılar ve bu milyarderler kulüpleri sayesinde adlarından bolca spor programlarında –ki en muhakemesiz izlenen programlardır; en saçma yorumu dahi bilgisi olmayan bir izleyicinin kabullenmesi hatta savunması işten bile değildir- söz ettirdiler. Şüphesiz ki bu, mezkûr şahıslara bir popülerlik yolu açtı. Böyle sadece para yoluyla sağlanabilen ‘popülerlik’ ya da tanınırlık, beraberinde futbola para harcamakla, yine futbolseverlerin sempatisini de kazandırmıştır. Ve bu, haklarındaki kötü denilebilecek izlenimleri değiştirmeye yetmiştir. Şöyle ki; kaçımız kulüp patronu olduktan sonra Abromovich’in kara para aklama suçlamasıyla karşı karşı olduğunu duyduk ya da okuduk? Kulüp patronluğu bu olayı öylesine kamufle etti ki bu tip haberler yazmak artık demode hale geldi. Denilebilir ki bu milyarderlerin harcadığı para amacına ulaşmıştır. Yine bu konuda olayın futbolcular ve menajerler tarafına baktığımızda, karşınızda yeteneğinizi satın aldığı ya da kiraladığı düşüncesinde olan ve makinevari çalışmanızı bekleyen veyahut taktiksel ihtiyaçlarınızı ve mesleki öngörülerinizi görmezden gelen bir “patron” vardır. Ve bu patron sizi “işinizden” kovmakla tehdit edebilir. İş garantiniz yoktur ve tazminat maddesi, karşınızdaki milyarder olduğundan, işe yaram; futbolcu yalnızca “işçi”, menajer ise bu işçinin en üst verimle çalışmasını sağlayan “çalıştırıcı” olarak vehmedilmektedir. Nitekim olayın daha vahim boyutu futbolcular, özellikle genç yaşlarında –bilhassa amatör liglerde- para karşılığı “bonservis adı altında pazarlanabilmekte ve fikirleri alınmadan “satılabilmektedir”. Futbol oynamak isteyen futbolcu ise bazı yasaların korumasında olmasına rağmen denetimlerin yetersizliği dolayısıyla, futbol oynamak istediğinden bu ticarete razı olmak durumunda kalmaktadır. Ayrıca futbolcuların pazarlanmasında yaş haddi gibi bir sınırlama olmadığı için bazı çocuklar yetenekleri yüzünden parayla sihirlenip ülkelerinden, coğrafyalarından koparılmakta, yine para ve şöhretle mutlu olma vaadiyle futbolcunun ticari malzeme olduğu ülkelere götürülmektedir. Bu konuda en önemli örnekler güney Amerika ilkelerinden çıkmaktadır. İnterli Adriano, Fenerbahçeli Alex, eski Galatasaraylı Felipe ve eski Fenerbahçeli Ortega ülkesini terk edip aradığını bulamayan yeteneklerden sadece bir kaçıdır. Hepsi “para” karşılığı işini yapmaya gelmiş fakat endüstriyel futbolun hesaba katmadığı koşullar yüzünden başarılı olamamışlardır. Yine hepsinin akıbeti aynı olmuş, patronları tarafından ülkelerine geri gönderilmişlerdir. Futbolda yetenek kadar motivasyonun da önemli olduğunun farkında olmayan patronların yönettiği kulüpler hiçbir zaman yeterince “başarılı” olamamışlardır. Çünkü tatminsiz patronlar tarafından istihdam edilen menajerler ya da teknik direktörler “yeterince” başarılı olmak için gerekli çalışma ortamını, paranın çekiciliği ile kurulan bir düzende sağlayamamışlardır. Bu menajer ya da teknik adam Mourinho dahi olsa akıbeti değişmemiştir. Salt para odaklı endüstride popülerliği iş görmemiş, tazminatı karşılığı işsiz kalmıştır. Gün geçtikçe bir bilgisayar oyununu andıran futbol endüstrisi, yetiştirmekten çok satın alma odaklı bir endüstri olmuştur. Bilinir ki bir endüstride kimse üretmez herkes satın alamaya çalışırsa fiyatlar yükselir, kalite azalır ve dışarıdan para girişi olmaksızın sitem devamlılık arz edemez. Sonucunda endüstri dışarıdan para sağlayacak patronlara devamlı ihtiyaç duyar hale gelir. İhtiyaç bağımlılığa tebeddül ettiğinde ise bu patronların futbolu bilgisayar oyunu mantığıyla yönetme heveslerine tahammül etmek zorundadır. Ruhsuzlaşan ve heyecanını kaybeden futbol müşterilikleri ön plana çıkarılan –futbol kulüplerinin destekçileri olan- taraftarları tribünlere getirebilmek için suni heyecanlara ihtiyaç duyacaktır. Bu da yine para yoluyla, ödüller artırılarak ya da bahis oyunlarıyla taraftarı düzenin içine çekerek yapılmaktadır. Bu yapılırken, hem spor kumar içine batırılmakta hem de ruhsuzlaştırılmaktadır. Sonuç olarak içinde “insan” olan her şey gibi futbol da hissi etkenlerden soyutlanmaya çalışılmamalı ve yönetimler patronculuk oynayan milyarderlerin değil, spor yöneticiliğinde tecrübeli kişilerin yeri olmalıdır. Futbolcular birer makine değil hisleri ve zekâları olan canlılar olarak görülmeli ve buna göre muamele görmelidirler. Tüm bunların yapılması kanun ve talimatlarla sağlanmalıdır. İnanıyorum ki bu sağlandığında futbol eski ruhunu kazanacak ve sekiz gol yediğimiz halde umut ve heyecanla maç izlediğimiz zamanlardaki gibi spordan keyif almayı öğreneceğiz. Ve şu da söylenmelidir ki yeni nesillere endüstrileşen bir spordansa insanileşmiş bir sporu sevdirmek daha kolay olacaktır. (Bu makale 6809 kere okundu.) Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. | |
Bu yazarın tüm makalelerini görüntüle |
|
| < Önceki |
|---|
| Hayatımız kaç marka eder? |
| 20. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren dünyanın değişim hızıyla şekillenen bir toplumsal yapımız var. Kitle iletişim araçlarının devreye girmesiyle birlikte diğerini tanıma serüvenimiz başladı. Teknolojik değişim o kadar hızlıydı ki radyo, TV, bilgisayar derken |
| Devamı >> |