Skip to content

Genç Yaklaşım Dergisi

Anasayfa arrow Edebi Yaklaşım arrow Kitaptan ekrana: Edebiyat
Kitaptan ekrana: Edebiyat Yazdir E-mail
Yazan Habib FİDAN   
Monday, 20 October 2008

Şüphesiz medeniyet yazıyla başlar. Zira toplumların asırlarca meydana getirdikleri birikimlerin toplamından ibaretse medeniyet, bu birikimin kuşaktan kuşağa aktarımını ve dahi birikimliliğini sağlayan da yazıdır. Bu bakımdan, yazıya beşerî faaliyetlerin ortak şuurundan süzülen bir arşiv deposu denebilir.

Yazının işlenmesi: Edebiyat

Yazının işlenmesi demek, edebîleşmesi demektir. Bir bakıma günlük dilin alelâde kelime ve cümle kalıplarını has bir üslup içinde harmanlama işidir yazının edebîleşmesi. Nitekim edebî dil; göze, gönle ve akla güzel bir şekilde hitap edecek kelimeleri alır, eğer, büker, farklı simetriler içinde yan yana dizip cümleler kurarak farklı, derin ve estetik kuleler yapar. İşte okuyucu bu kulelere çıkıp kâinatı, kendini ve hayatı temaşa etme ayrıcalığını tatmak ve en azından “edebî bir gayreti” göze almak zorundadır. 

Bir yazarın ebedîleşmesinin şartlarından olan edebiyat için Peyami Safa, “Kelimelerle düşündüğümüze göre, bir mütefekkir o kelimelere sihrini veren edebiyatla temas hâlinde bulunmalıdır ki, fikirlerini ölü mefhum cesetleri hâlinden kurtarsın ve ihtirasla doldurarak ayaklandırsın” deme gereğini duymuştur.  O hâlde insanı etkileme açısından edebiyatın işlevselliği yadsınamaz bir gerçektir.

Bu gerçeklik, en çok da edebî kitaplar ve özellikle de romanlarda kendisini gösterir. Öyle ki okunan her romanın başkahramanı ile neredeyse özdeşleşilir ve böylece romanda ortaya atılan fikirler, okuyucuyu ciddi biçimde etkileme gücüne sahip olur. Zira kitabın satırlarında gezinen düşünceler ve düşüncelerin taşıyıcısı şahsiyetler uçsuz bucaksız hayal dünyamızda birbirinden farklı düşünce burçlarında gezinirken, bizi kendimiz, çevremiz ve ilgili olduğumuz hemen her şey hakkında derin düşüncelere sevk ederler.

Bir kitap, ciddi ve donanımlı bir okuyucu için farklı düşünce kapılarını aralayan bir anahtar rolünü üstlenebilecek mahiyette olabilir.

 

Medya gerçekliği ve edebiyat

Kitap okumanın ve özellikle de edebî nitelikli kitap okumanın, önümüzde açtığı ufuklar elbette saymakla bitmez. Ancak bu gerçekliği idrak edebilecek basiret sahibi gözler, şuurlu akıllar ve uyanık kalpler lazım. Deyim yerindeyse, baştan ayağa kitap medeniyetinin çocukları özelliklerine sahip olmak gerekir. Ne var ki, hâlihazırda böyle bir durum yok denecek kadar az. Hele ki televizyon gibi bir kitle iletişim aracında somutlaşan bir medya gerçekliğinin cirit attığı bir ortamda, kitapların esamesi bile okunmaz oldu artık. Evet, medya gerçekliği diyorum; zira yapımcılar okuma tembeli bir topluma sunacak farklı ve medyatik tabirle, “reyting” yapacak program bulamadıklarından, son zamanlarda Türk edebiyatının hatırı sayılır eserleri senaristlerin ellerinden geçerek peynir ekmek gibi izleyicinin beğenisine sunuluyor.

 

Yeni bir can simidi: Edebî eser

Evet, Yaprak Dökümü ile başlayan bu süreç, Dudaktan Kalbe, Sinekli Bakkal, Aşk-ı Memnu, Köprü, Gurbet Kuşları gibi romanların ekrana taşınmasıyla gün geçtikçe daha da bir hız kazanıyor. Bu yapımlar her ne kadar Türk edebiyatının popülerliğini ve söz konusu kitapların okunmasını arttırsa da, beraberinde yeni sorunlar getirdiği muhakkaktır. İşte bu noktada izleyicinin dikkat etmesi gereken noktalar var gibime geliyor. Mesela aslı taş çatlasa üç bölüm olabilecek Yaprak Dökümü, izleyiciden olumlu tepkiler alınca daha da uzatıldı ve romanın kapsamını aşan bir durum ortaya çıktı. O hâlde sormak lazım: Söz konusu senaryolar izlenme oranlarına göre, izleyicinin beğenisi ve yapımcının iradesine göre şekilleniyorsa, edebî eserin temel felsefesinden uzaklaşma riski yok mudur? Şayet edebî eserle dizi film arasında ciddi bir algılama farklılığı oluyorsa, burada söz konusu olan kitle algılamalarının manipüle edilerek endüstrileştirilmesi değil mi? Söz gelimi Dudaktan Kalbe’de meydana gelen sapmalar bu tereddütleri doğrular nitelikte. Ki, Yaprak Dökümü’nde de meydana gelen kısmî sapmalar, kitabın aslî görevlerinden olması gereken bilgi ve kültürle(n)me olgusundan ziyade,  ticarileşmenin ön planda olduğu medya gerçekliğinin pazar alışverişinden ibaret olduğunu gösterir nitelikte. Deyim yerindeyse, edebiyat medyatikleştikçe seri üretim denen standartlaşma ile birlikte, yeniden üretilebilirliğin getirdiği tekdüzelik gibi sorunlar, edebî eserin nâdideliğini zedeleyebiliyor.

 

Edebî eser ne kadar kendisi olabilir?

Burada, “Zaten okuma kültürü zayıf bir toplumda, dizi filme çekilerek söz konusu kitapların kitlelerce okunması kötü bir şey mi?” diye bir itirazda bulunulabilir. Elbette bunda kötü bir şey yok. Yalnız, daha da önemlisi söz konusu yapımların kültür ve düşünce hayatımıza ne katacağının sorgulanmasıdır. Oysa günümüzde üzerinden reyting elde edebileceği her şeyi bukalemunlaştıran ve bir ticarî meta olarak görmekten başka bir ahlak tanımayan medya gerçekliği karşısında tereddüt etmek, elbette hakkımızdır. Nitekim dizilerin romanları yansıtmadığını belirten roman yazarı Ayşe Kulin de, “Kitaplar üzerinden yapılan diziler, okuyucu sayısını arttırıyor. ‘Köprü’ filminden sonra Köprü’de bir artış görüldü. Herkes gitti, Köprü’yü aldı okudu. Ben de çok memnun oldum, çünkü kitap okudular. Her ne kadar dizi kitabı yansıtmasa da diziler kitaplara müşteri getiriyor” derken, toplumda onulmaz bir yara olan kitap okumama alışkanlığının Türk edebiyatını sevk ettiği noktaya işaret ediyor.

Ayşe Kulin, kitabın okunması noktasında bu işten memnun olabilir. Ancak bu işin sonuçları üzerinde durmakta yarar var. Ve şu anki tablo üzerinde, işin ehli insanların ciddi bir şekilde fikir yürütmesi gerektiğine inanıyorum. Zira böylesi bir tablo; kitabın sahip olduğu bilgi ve kültür temelini sarsarak, işi tamamen “al gülüm ver gülüm” diyebileceğimiz güzel ve iyi fikir yerine, iyi ve etkileyici görüntünün; düşünmek yerine imaj ve eğlencenin ikame edildiği metalaş(tır)ma olgusuna kadar gidebilir. Ki, yer yer böyle olduğu da görülmekte.

Aslında bu durum, tüketim kültürünün egemen olduğu ve sadece alıcı konumda bulunan bir toplumda daha çabuk gerçekleşir ki, okuma fakiri bir toplum olarak birbirinden güzel edebî eserleri ancak diziye çekildikten sonra, merakımızdan dolayı okuma gereği duyuyoruz. Peki, hissetmek, fikir yürütmek ve hayal ufuklarında gezinip birbirinden değerli düşünceler ortaya koymak gibi aktivitelerin tetikleyicisi olan bir kitap, diziye çekildikten sonra günümüz medya ahlakı içinde ne kadar kendisi olabilir? Dahası; ekranda somutlaşan bir kitap, farklı çıkarımlarda bulunma ve dahi farklı düşüncelere kaynaklık etme gibi bir işlevini yerine getirebilecek mi? Yoksa popüler kültürün egemen olduğu, “beğen, kullan, at” üçlüsünde simgesini bulan kültürsüzlük potasında saman alevi gibi yanıp bir çırpıda unutulmayacak mı?

 

Okuma cahilliği varsa, dizi de faydasız

Yeri gelmişken, belirtmekte yarar var: Mesele, temelde edebî eserleri okuyup okumama, okuma etkinliğini benimseyip benimsememe meselesidir. Yoksa okuma alışkanlığından yoksun bir toplumda Yaprak Dökümü ve benzeri diziler ne kadar izlense de, okumanın yorucu ve izlemeninse kolay olduğu düşüncesi içinde geçiriyorsa hayatı bir insan; bilgi, kültür ve sanat nâmına dizilerin hayata katacağı hemen hiçbir şey yoktur. Romanın bilinip bilinmediği ve okunup okunmadığı pek de umurlarında olmayan yapımcılar, televizyon ekranının sol üst köşesine istedikleri kadar “Reşat Nuri Güntekin’den…”  diye belirtsinler; eğer serde okuma cahilliği diz boyuysa, kişi Yaprak Dökümü’nü anlatırken, “Hani var ya, Yaşar Nuri Gültekin yazmış…” demeye devam edecektir…

Şaka değil, yaşadım. Gülmeyin lütfen…


(Bu makale 4906 kere okundu.)

Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir.

Habib FİDAN
Yazar hakkında:
Kendisi şu ana kadar bize biyografisini göndermediği için ayrıntılı bilgi veremiyoruz...
 

Yorum ekle

Küfür, hakaret ve beddua içeren yorumlar değerlendirmeye alınmamaktadır.
Lütfen imla kurallarına uyalım, sadece BÜYÜK harflerle yazılan yorumlar yayınlanmaz.


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >

Anket

Ergenekon operasyonu derin devleti temizleyecek mi?
 

KAPAK KONUSU

Kitaptan ekrana: Edebiyat
Şüphesiz medeniyet yazıyla başlar. Zira toplumların asırlarca meydana getirdikleri birikimlerin toplamından ibaretse medeniyet, bu birikimin kuşaktan kuşağa aktarımını ve dahi birikimliliğini sağlayan da yazıdır. Bu bakımdan, yazıya beşerî faaliyetlerin ortak şuurundan süzülen bir arşiv deposu denebilir.
Devamı >>

Üye Girişi






Sifremi unuttum !
Siz de bize katilin? KAYIT Olun

Kimler Online

Su anda 3 ziyaretçi çevrim içi

İstatistikler

Üyeler: 560
Haberler: 612
Baglantilar: 7
Ziyaretçiler: 5750988