Skip to content

Genç Yaklaşım Dergisi

Anasayfa arrow KAPAK arrow Duygularımızı zenginleştirelim
Duygularımızı zenginleştirelim Yazdir E-mail
Yazan Ahmet Özdemir   
Monday, 24 November 2008

Bir zamanlar evren yok-tu. Sonra var oldu.

Evren var olduğunda dünya yok-tu. Sonra dünya var oldu.

Dünya var olduğunda insanlar yok-tu. Sonra insanlar var oldu.

Varoluşumuzun mayası yok-luk ve yok-sulluk. Biz aslında yok-suluz. Bir zamanlar yoktuk.

Yokluğumuza ait bilgimiz olmadığı gibi, var olmaya da gücümüz yoktu. Yokluk ile varlık arasındaki sonsuz uzaklıktan da haberimiz yoktu. Yok-luk (yok-sulluk) tan varlığa geldik. Yok iken var olduk. Bir zamanlar adem (yok) iken, âdem (insan) olduk, göründük. Bizi yok-luktan varlığa kim çıkardı?

“Nefsini bilen Rabbini bilir.” (Hadis) hükmünce hareket edildiğinde yoksulluk bir anlam kazanacaktır. Bize ait olmayan şeyleri çıkardığımızda, elimizde yalnızca yoksulluğumuz kalacaktır. Biz yoksulluğumuzu anladığımız oranda Rabbimizin zenginliklerini anlarız.

Dünyaya çıplak geldik (gönderildik) . Giyecek elbisemiz yoktu. Sonra giyindik (giydirildik) . Vücudumuz büyüdükçe elbisemiz de büyüdü. Bizi kim giydirdi?

Açtık, doyurulduk. Dünyaya geldiğimizde hemen ağzımızın yanında süt çeşmelerini hazır bulduk. Ağzımızı yapıştırıp gerekli gıdamızı aldık. Bizi kim doyurdu?

Her şey adeta bizim yardımımıza koşuyordu. İsteklerimiz hemen karşılanıyordu. Bu açıdan bakıldığında birbirimizden farkımız yoktu. Peki, bunlar nereden geliyordu, kim gönderiyordu ve bütün bunlar nasıl oluyordu?

Bu soruların cevabı şu ilâhi kelâmda toplanıyordu: “Ey insanlar! Siz hepiniz Allah’a karşı yoksulsunuz. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her türlü övgülere ve hamdlere lâyık olan ise ancak Allah’dır.” (Fâtır Suresi,15)

Zamanla duyularımızla ve duygularımızla etrafı tanımaya başladık: Anne, baba, kardeş, dede, nine, ev, köy, şehir, tarla, bahçe, çiçek, böcek, canlı-cansız, iyi-kötü, yararlı-yararsız, yoksulluk-zenginlik…

Kendimizde bir güç olduğunu zanneder gibi olduk. Bazen gözümüzle görmediğimiz bir mikroba yenik düşüp yerlerde süründük, duvarları tırmaladık.

Biz büyüdükçe, kuvvetlendikçe ihtiyaçlarımız da büyüdü, çoğaldı. Ama bir şeyler tersine dönmüştü. Küçükken yardımımıza koşanlar bizden uzaklaşıyorlardı. Küçükken elimizden tutanlar elimizi bırakıyorlardı. Yardımlarımıza koşanlar adeta bizden kaçıyorlardı. Acaba neden?

Güçsüz, zayıf, fakir olduğumuzu anlar gibi olduk. Güçlü, zengin olunca da eski günlerimizi çabucak unutuverdik. “Ben neymişim?” demeye başladık. Kendimizde bir şeyler olduğunu zannettik. Gerçekten bizde neler vardı?

Zaman oldu, zenginliğimizi ölçemez olduk. Karun gibi hazinelerin anahtarlarını taşıyamaz olduk. Akla hayale gelmedik şeyler bizim (!) oluverdi. Konuşmalara hep “ben” diye başlar olduk. “Ben”lerden “benlik”ler çıktı. Gözümüz kimseyi görmez oldu. Her şey benliğimizin etrafında dönmeye başladı. Etrafımıza “benlik”ten bir duvar ördük. Zaman geldi “benlik” duvarını aşamaz olduk. Kendimizi duvarlar arkasına hapsettik. Yoksulların durumunu macera filmleri gibi seyreder olduk. Biz bunların farkına varamadık. Kalblerimiz katılaştı, acıma duygusunu kaybettik. Ne zamana kadar? Neden?

Dünyaya gelen insanlar dünyaya sıkı sıkıya sarılıyorlardı. Sanki dünyada sonsuza kadar kalacak gibi. Ama kimse dünyada sonsuz kadar kalamıyordu. Dünyaya gelişimiz bizim elimizde olmadığı gibi gidişimiz de bizim elimizde değildi. Elimizde olsaydı belki gelmek istemezdik veya gelince gitmezdik. Sonunda dünya insanları terk ediyordu veya bilinmeyen bir el onları dünyadan çıkarıyordu. Sanki bu dünya bir istasyon veya terminal gibi çalışıyordu. Kimse elinde olanı götüremiyordu. Ancak dünyaya getirdiklerini götürebiliyordu. Sürekli bir sevkiyat var. Bu insanlar nereden gelip, nereye gidiyorlardı? Burada bir görevleri yok muydu? Bütün bunlar bizim isteklerimiz dışında olmuyor mu?

Peki, bu işlere karar veren kimdi?

Dünyaya fakir, yoksul olarak gönderildiğini bilen insan, diğer yaratıklarla eşit olduğunu hissediyor. O zamanda zenginlik, bilgi, mal, mülk vs. her çeşit nimeti ancak onları verenin öngördüğü prensipler doğrultusunda kullanabileceğini anlıyor.

Yoksulluk günümüzde göreceli (kişiye göre değişen) bir kavram olmuştur. Bunun derecesini tayin etmek de zor. Gider kalemlerinin (ihtiyaçlar) sınırını koyamazsanız geliriniz hiçbir zaman bunları karşılayamayacaktır.

Rızık iki çeşittir: Hakiki ve mecazi.

Hakiki rızık Allah’ın güvencesi (taahhüdü) altındadır. Mecazi rızık insanların çalışmasına bağlıdır.

Kişilerin mutlak yoksulluklarının bilincine vardıkları bir toplumda, göreceli ve maddî yoksulluklara yaklaşım, Yaratıcı’nın ilkeleri ve emirleri çerçevesinde şekillenir. Halk arasında paylaşmanın güzelliğinden söz edilir. Paylaşmak, kişinin kendine ait olan bir şeyden, istediği bir kişiye, istediği ölçüde, istediği zaman verebilmesi demektir. Gerçekte zekât ve sadaka “verme” eylemini bir ibadete dönüştürür. Biz, zekât ve sadaka ile gerçek mal ve servet sahibi olmadığımızı hatırlarız. Bu tür ibadetlerde alan ve veren birbirlerine minnet etmezler veya edemezler. Kimse nefsine pay çıkaramaz. Dağıtıcıların dağıttıkları şeylerden kendilerine pay çıkaramadıkları gibi.

Malının kırkta kırkını Rabbinden bilen kişi o malın kırkta birini yoksullara zekât olarak verebilir. Ancak kendisine verilenlerle Rabbinin merhametini hissedebilen kimse, kendinden daha yoksul kimselere merhamet edebilir. Merhamet, şefkat yoksulluğun bir meyvesidir. Zekât ve sadaka veren kimse, Gerçek Veren’in kendisi olmadığının bilincindedir. Çünkü veren o değil, Rahman ve Rahim olan Rabbidir. Gerçekte verdiği mal ve verme duygusu kendisine ait değildir. Ancak kendisi yalnızca sonsuz acımanın yansıması olan bir parça merhametiyle Rahman isminin tecellisine bir araç ve bir vesiledir.

İnsan görünüşte verirken, aslında alır, kazanır. İnsanın sahip olduğu mal, Allah için verdiği maldır. Veren el, alan elden her zaman üstündür.

Tabakalar (yoksul-zengin) arasında barışın sağlanması, sağlam ilişkilerin kurulması ancak ve ancak İslamiyet’in şartlarından olan zekât ve zekâtın yavruları olan sadaka ve bağışların toplumca yüksek bir prensip olarak kabul edilmesiyle mümkün olur.

Bu da bireysel ve toplumsal duyguların geliştirilmesiyle ve zenginleştirilmesiyle gerçekleşecektir. Toplumun ıslahı bireylerin ıslahından geçer. O da duygularımızı verene yönel(t)ip bizden ne istediğine bir bakmakla gerçekleşecektir.


(Bu makale 4214 kere okundu.)

Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir.

 

Yorum ekle

Küfür, hakaret ve beddua içeren yorumlar değerlendirmeye alınmamaktadır.
Lütfen imla kurallarına uyalım, sadece BÜYÜK harflerle yazılan yorumlar yayınlanmaz.


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >

Anket

Ergenekon operasyonu derin devleti temizleyecek mi?
 

KAPAK KONUSU

Duygularımızı zenginleştirelim
Bir zamanlar evren yok-tu. Sonra var oldu. Evren var olduğunda dünya yok-tu. Sonra dünya var oldu. Dünya var olduğunda insanlar yok-tu. Sonra insanlar var oldu. Varoluşumuzun mayası yok-luk ve yok-sulluk. Biz aslında yok-suluz. Bir zamanlar yoktuk.
Devamı >>

Üye Girişi






Sifremi unuttum !
Siz de bize katilin? KAYIT Olun

Kimler Online

Su anda 1 ziyaretçi çevrim içi

İstatistikler

Üyeler: 594
Haberler: 612
Baglantilar: 7
Ziyaretçiler: 6472374