Genç Yaklaşım
Yardımlaşma Zenginliği | Din ile sinema |
|
|
| Yazan Kadir Karaca | |
| Monday, 24 November 2008 | |
|
Tiyatro, şiir, roman, heykel, resim ve nihayet müzikten oluşan, altı sanatın hepsini kapsayan, aynı zaman da daha kapsamlı ve aksine az sayıda insana değil, sınır tanımadan bütün dünyayı rahatça dolaşan “yedinci sanat” da denilen sinema kardeş, dünyaya yeni bir pencere açtı. Özgün ve uyarlama olmak üzere iki senaryo tipiyle şekillenen sinemada bu ayki konumuz başlangıç olarak 1916 “intolerance” filmine dayanan dinin sinemadaki yeri. Bir reklam ve propaganda alanı olarak da görülebilecek bu sanatla yapımcılar kendi değer ve inanç sistemini istisnalar hariç her zaman el üstünde tutup yüceltmeye çalışmışlardır. Oysa ki Türkiye’de arşivler bu düşüncenin tam tersine işaret etmektedir.Genel olarak, halktan kopuk bir kesimin hegomanyasında bulunan sinema “Vurun Kahpeye” başta olmak üzere, herhangi bir filmde konu bir şekilde din olduğunda, onu temsil algısında, din adamları;hocalar,dindarlar çok kötü gösterilmiştir. Elinden tesbihi düşmeyen, yarım dünya göbeği, dağınık yapma sakalları, kara kaşları altında fel-fecir okuyan gözleri, yamuk yumuk ağzı ile çıkarcı menfaatperest, ahlâktan, ilimden, erdemden zerre miskal nasibini almayan bu tipler Yeşilçam’ın yıllarca sürecek mirası olarak işlenmiştir. Coğrafi olarak da, doğu ve batı arasında kalan toplumumuzun, sinemacıların önde gelenleri tarafından ibrenin her halükarda, kayıtsız-şartsız batıyı göstermesi; değerler manzumesine de yansımış ve %99’u Müslüman olduğu her kertede söylenen “yalnız ve güzel ülkemin” insanlarını aşağılamış ve üzmüşlerdir. 60 ve 70’li yıllarda dinin toplumda algısı çok çok azken günümüzde bu oran %60 ve 70’lere değin çıkmıştır. Fakat genel olarak sinemada din ya görünmezden gelinmiş ya da olumsuz olarak sunulmaya devam edilmiştir. Kurmaca senaryoyla oluşturulan dünya, kadının bunda ki rolü; açık ya da kapalı halleri ve sesi,müzikte yasak addedilen enstrümanların kullanımı,bir nevi yalan olan roller vs. gibi pek çok fıkhi mülahazalarla bu alandan uzak kalan dindar kesim 70’li yıllarda ki açık –seçik filmlerin herc ü merciyle “deccal” yakıştırması getirdikleri ekrana bir hayli uzak kaldılar. Takvimler 1971’i gösterdiğinde Emine Şenlikoğlu’nun çok satan kitabı “Huzur Sokağı” Yücel Çakmaklı yönetmenliğinde beyaz ekrana taşındığında hayatlarında dini referans alan insanları olumlu manada kefeye koydu. Bu zamana kadar en küçük tanımıyla Yeşilçam’da yerilen dindar figür, olumlu mânâda izleyiciyle buluştu. Doğal olarak bu minvâlde adım bekleyen yurdum insanı, her şeye karşın türünde ilk olan bu çalışmaya gerekli yakınlığını ve desteğini esirgemedi. Oysa ki bu zamana kadar birbiriyle yarışırcasına çok kötü şekilde yansıtılan dini karakterler bile günün yorumcu ve eleştirmenleri tarafından yerden yere vurulup devrim yaşayan bir ülkede bu figürlerin olmasını kabullenemiyor, istisnasız yok sayılmasını arzuluyor ve bunu hiç utanıp sıkılmadan köşelerinde yazıyorlardı. Uzun bir sessizlik döneminden sonra 1976 yapımı “the message/çağrı”nın tüm dünyada fırtınalar koparması, hiç yok ki ülkemizde de büyük bir imrenme ve standart olarak dindar kesimi etkileyecek bunun hülyasını görmeye başlayacaklardır. Hatta yönetmen Mustafa Akkad’ın anne tarafından Türk olması bu bağları daha bir anlamlı ve olur kılarak “İstanbul’un Fethi” projesini birkaç yılda bir gündeme getirecektir. Öte yandan hülyalar görmeye devam eden sağ cenahın aksine Yeşilçam’da yeşil değerler ne yazık ki, yüzümüzü güldüren filmlerle dahi baltalanmaya devam etmiştir. Nihayet derin sessizliğini bozan “milli sinema” olarak adlandırılabilecek yapımlardan; Bize Nasıl Kıydınız, Yalnız Değilsiniz, Ölümsüz Karanfiller, İskilipli Atıf Hoca, Son Türbedar, Danimarkalı Gelin gibi yapımlar ardı ardına boy göstermeye başlamış ve 90 yılında çıkan haftalarca gazete, dergi ve televizyonlarda reklamı dönen Yücel Çakmaklı’nın yönetmenliğindeki “Minyeli Abdullah” serisi izlenme rekorları kırmış, başta müzik ve oyunculuk olmak üzere başarılı olarak addedilmiştir. Lâkin galası sonrasında eleştirmenler tarafından, uzun diyaloglarla tam bir vaaz filmi olduğu söylenmiştir. Daha sonra ikinci ve üçüncü filmleri de çekilen Minyeli Abdullah serisi, birincisi kadar gişe başarısı ve olumlu eleştiri alamazken dini film çekerkenki bir gerçeği de gözler önüne serdi. Dini değerlerden nasibini alamayan başrol oyuncusundan tutun da senaristinden malzemecisine kadar haniyse tüm ekibin tam anlamıyla kendini filme veremedikleri ve bunun zorluklara, aksaklıklara sebep olduğu görüldü. Daha sonra “beyaz sinema” olarak anılan bu tür yapımlar, siyasi gelişmelerle paralellik arz eden Yeşilçam serencamında dini referans alan tv’lerin kurulması ile yeterlilik alanında büyük imkânlara kavuşmasını sağladı. Peygamber ve evliya filmleri furyası; biçimden ziyade, kendince içeriğe ehemmiyet vermesi, tüm kesim tarafından eleştirilen, başarısız yapımlar olarak kayda düştü. Kurgunun, senaryonun, müziğin, oyunculuğun baştan sona piyasa çalışması olması ve mesaj kaygılı, sloganik bir hüviyetle sunulması ve hatta gerekli mercilere danışmadan yapılan bu çalışmalardaki yanlışlıklar diz boyunu aşkın çuvallamalara sebep oldu. Meselâ eski zamanlarda Müslümanlar içinde yaşayan gayri-müslimlerin, mavi sarıkları dahi büyük bir bilgi eksikliği yüzünden dini karakterlerin kullandığı aksesuarlar olarak bu yapımlarda göründü. Sağ ve sol cenah sinemacılarımızın bu zamana kadar ortaya koydukları karton karakterler bir türlü canlı kanlı figürlere dönüşemedi. Ya çok ulaşılmaz insan ötesi bir pâye verildi ya da insanlıktan nasibini alamayan zavallılar olarak kürsüye çıkarıldı. İbre, ya insanüstü ya da bir hayli altını gösterince insani vasıflarca münezzeh karakterler mumla aranır oldu. İlginçtir ki siyasi gelişmelerle birlikte muhafazakâr-milliyetçi hükümetin yıllarca iktidarda olması son dönem sinemalarda da dini, bir şekilde başrole çekti. Girdap, Takva, Kader, Beş Vakit, Adem’in Trenleri, The İmam, Yumurta, Polis, Anka Kuşu, Küçük Kıyamet, Kurtlar Vadisi Irak, Semum, Dabbe, Ulak gibi yapımlarla Yeşilçam; türbe yeşili rengine dönmeye başladı. Dışarı festivallerde çok ödül alan bazı filmler, başta Avrupa’dan pek çok ödülle taltif edildiler. Yapılan eleştirilerle daha önce ülkenin geri kalmışlığına vurgu yapan bu filmlerin yerine refah seviyesinin yükselmesiyle birlikte İslami değerleri yaşayanların; birkaç tahtalarının eksik olup, topluma uzak ve zararlı tipler olarak festivallerde sunulması benimsedikleri değerlerin modern hayatta tutunamayacağı tezi geçer akçe olarak kabul gördü. Gerek Takva gerek, Adem’in Trenleri gibi yapımlarla daha ziyade bu kültürden çok batı tandanslı oryantalist bir bakış açısı ile olaya bakan senarist ve yönetmenler, Katolik yaklaşımla ele aldıkları karakteri bu zamanın şartlarına ayak uyduramayan zavallılar olarak sunmuştur. Ama her şeye rağmen, hiç şüphesiz önce ki dönem karton karakterlerine karşın orijinde ki bu değerler daha derli toplu, daha derinlikli olarak sunulmuştur. Korku türünden tutunda bilim kurguya, tarihi filmden aksiyona kadar bütün filmlerde, kâh sadece filmin adında ya da tüm ayrıntısına kadar değinilen zikir sahneleri ile “irtica geliyor hanım” klişesine sebebiyet veren yapımlarda, din bir şekilde kendini göstermiştir. Dini argümanlı; sırlı hayattan neşv ü nema dizi filmleri, tv kanallarında gerek kurgu, gerek oyunculuk açısından iyi denilebilecek yapımlar çıkarması bu türün geleceği açısından iyi bir birikim olarak görülmektedir. Öte yandan yıllardır, bu alanda kamerayla dövülen dindar insanların, her çıkan ve medyaya birazcık konu olan yapımları; salt inadına, büyük bir feyz, huşu ve cihâd düşüncesiyle izlemesi yer yer paranoyaya kaçsa da sosyal bir vak’a olarak yorumlanmalı. Son olarak toplumda din algısının % 60-70’lere dayanması bu tarzın pazarda çok daha fazla yer alacağına dair su götürmez bir realite olarak karşımıza çıkmaktadır. Umudumuz odur ki, bu konudaki uzman kişileri danışman olarak kabul gören başarılı yapımlar, gösterilen ilgiye değer, samimi çalışmalarla bu alandaki derin boşluğu doldururlar. (Bu makale 4893 kere okundu.) Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. | |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Duygularımızı zenginleştirelim |
| Bir zamanlar evren yok-tu. Sonra var oldu. Evren var olduğunda dünya yok-tu. Sonra dünya var oldu. Dünya var olduğunda insanlar yok-tu. Sonra insanlar var oldu. Varoluşumuzun mayası yok-luk ve yok-sulluk. Biz aslında yok-suluz. Bir zamanlar yoktuk. |
| Devamı >> |