| Sistem sorgusu (I) |
|
|
| Yazan Faruk Saim Akhan | |
| Monday, 24 November 2008 | |
|
İtaat kültürü içinde ve etkisinde yetişen insanlara en zor anlatılabilecek kavram belki de ‘itiraz’ etmektir. Mevcut durumdan memnuniyetsizliğini ifade etmek alışkanlığı edinmek ve bunu kural dışına çıkmadan yapabilmek oldukça zorlu bir süreçtir. Toplumsal manada, sinir uçları alınmış bir topluma itirazlarını seslendirmesi gerektiğini anlatmaya çalışmak, faili için epey yıpratıcı bir fiildir. Toplumun her kademesinden insan, sıradan günlük sohbetlerinde şikâyetçi olduğu ya da memnun olmadığı durumlardan yakınır. Ama genelde, ya verebileceği -yani hakkı olan- tepkiden bihaberdir ya da tepki verdiğinde vereceği tepkinin sınırını tespit edemez. Oysa içinde bulunduğumuz yapıda herhangi bir işleyiş hakkında memnuniyetsizliğimiz varsa, elbette ki bunu, doğru bir dille aktarmak şartıyla, ifade etmeye hakkımız vardır. Bu şikâyete muhatap kalan yetkili/sorumlunun bunu dinlememe yetkisi yoktur. Şayet yetkili/sorumlu böyle bir durumda kendisinin sorumluluk alanındaki bir memnuniyetsizlik durumunu dinlemiyorsa görevini ihmal ediyordur. Bu dinlememe hali genel yönetimin geneline sirayet ederse mevcut yönetim istibdat unsurları barındırıyor denilebilir. Hürriyetine düşkün her insanın her türlü istibdada karşı itiraz hakkı saklıdır. Bu konuda tek sınırlayıcı etken adap kuralları olmalıdır. Bunun haricinde makam, mevki yahut manevi ağırlığın bu noktada tesiri pek demokratça bir tutum değildir. İtiraz meselesini içtimai temelden alıp birey-devlet ilişkisine uygularsak, karşımıza yine kronikleşen bir çarpık uygulama çıkacaktır. Bir yanda devlet ne yaparsa yapsın memnun olmasa bile sesini çıkarmayan, kendini devlet karşısında mutlak güçsüz –teba- gören kitle, diğer yanda ise devletin olumlu olumsuz her icrasını, keyfi bir şekilde eleştiren, her fırsatta kitleleri ‘devlet’ fikrine karşı asi kılmaya çalışan bir kitle saf tutmuş durumda. Bu iki radikal eğilim insanlarımızın hayatlarında memnuniyetsizliğin genele hâkim olmasına neden oluyor. Bu durumun aşılması için öncelikle insanlara yerinde ve adaba uygun tepki verdiklerinde bunun boşa gitmeyeceği, siyasetçilerin bunları göz ardı edemeyeceği ifade edilmelidir. Halk, tepkisinin değerli ve etkili olduğuna inandıktan sonra bu tepkinin hukukun tanıdığı sınırlar içerisinde kalmasına çalışılmalıdır. Devletin varlığını halka borçlu olduğunun, gaflete düşen yöneticilere anlatılmasının en geçerli yolu, topuzun ayarını kaçırmadan, memnuniyetsizliğini dile getirmek, bunu yaparken de kitle olarak hareket etmektir. Kitlesel örgütlenmede solun ülkemizdeki katkısı göz ardı edilmemelidir. Fakat tepkisi ifade ederken, bu tepkinin kaale alınabilirliğini düşüren hukuk dışına çıkışlarından da kaçınılmalıdır. Başta da söylediğimiz gibi kendisi hakkındaki şikâyet ve memnuniyetsiz kitlelerin taleplerini dinlemeyen yönetim, adı ne olursa olsun, istibdat uygulamış olur. Her türlü istibdada karşı çıkmak da her “insanın” görevidir. B. Statükonun sadık bekçileri Değişime karşı çıkan statükonun yandaşıdır. Şayet statükonun varlığından kaynaklanan bir zulüm varsa yandaş da zulme ortaktır, zalimdir. Adını değiştirip, muhafaza-kâr da desek, değişime kapalılık statükonun varlığına bel bağlamaktır. Mevcut sistemin tuzağına düşmek, değişime kapalı olmak ve belki mevcut durumu koruma içgüdüsüne teslim olmak, yine mevcut sistemin zulmüne ortak olmaktır. Statüko daima mevcudun en ideali olduğu kanısını dayatır. Yeni kazanımların karşısına muhtemel kayıpları çıkararak değişim taleplerini zarar verici iş olarak tanımlar ve gerekli gördüğünde cezalandırır. Muhtemel kayıpların geri kazanılamaz olduğu yanılgısını manipüle gücünü kullanarak yaydığında, değişim taleplerinin üzerini mevcut durum memnuniyeti ile örtmüş olacaktır. Bu noktada itiraz hakkını kullanmak, daha iyisi adına değişim çabasında olanların ilk başvuracakları yoldur. Tabii ki burada söz konusu daha iyisini isteme bir tatminsizlik sonucu ortaya çıkmamalıdır. Sadece mümkün ve münasip iyiye ulaşma isteğinden kaynaklandığında makul olacaktır. Statükonun tatminsizlik argümanını kullanacağı varsayarsak, bu saldırının püskürtülmesi ancak rant kapılarını kapatacak ve müesses nizamdan statükocuların sağladığı ayrıcalıkların gün yüzüne çıkaracak çalışmalarla mümkün olacaktır. Bu hususta liberal medyaya bu yasa-dışılıkları yansıtmak; demokratlara ise liberal medyaya destek olmak düşmektedir. İslami hassasiyetleri yüzünden muhafazakârlar içinde tasnif edilen “değişimci Müslüman demokratlar” için ilk aşamada kimliklerini korumanın yolu yine liberal medyaya destek olarak demokratik nizamın oluşturulmasına ön ayak olmak ve demokrasi mücadelesinin verileceği zemini hazırlamaktır. -Burada liberal medya diye ifade edilen şey, demokrasi adına riski üzerine alan ve her türlü hukuksuzluğa tarafının sınırlarını çiğneme kaygısı duymadan karşı çıkan medyadır. Yanlış bir uygulama gördüğünde kimin yaptığı ya da kime yapıldığını umursamadan hukuksuzluğa karşı çıkan fikir kaleleridir.- Ayrıca kendini muhafazakâr olarak tanımlayan kişi neyi ve neden muhafaza ettiğini çok iyi bilmelidir. Dini değerleri hıfz etmek adına müesses nizamın öğrettiği devletçi tandansla muhafaza çabasına giren muhafazakârlar, genelde aleyhlerine çalışan nizamın koruyucusu olmak durumunda kalmaktadırlar. ‘Zulme taraf olana ateş dokunur’1 sözünden yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki zulüm karşısında devletçi öğretiye teslim olan bir muhafazakâr, zalim olmak durumundadır. “Yakın tarihimizde muhafazakâr tabandan kuvvet alan bir cemaatin devletçi tandansa teslim olup “hem milliyetçiyim hem dindarım”, “hem Atatürkçüyüm hem dindarım” nevinden tuhaf söylemlerle gençleri muhafaza-kâr olarak yetiştirmesi müesses nizamın alt kademelerinde kafa karışıklığına neden olmuştur. Ayrıca Bediüzzaman’ın menfi fikri milliyet diye kesin olarak olumsuzladığı Turancılık, Irkçılık gibi gayri insani düşünceleri farklı isim ve şekillerde genç dimağlara muhafazakârlığın bir gereği gibi nakşetmek zulme ortaklık değil ancak zulmün kendisidir.”2 Söylemeye çalıştığım şu, muhafazakârlar, muhafaza ve kâr noktasında devletçi zihniyetle ortak paydada yer aldıkları sürece maalesef statükonun devamına çalışacaklardır. Peygamberimizin “Bir günü diğer gününe eşit olan zarardadır” hadisi şerifinde belirttiği üzere daha iyisine ulaşmak adına çaba gösterilmelidir. Diğer türlü mevcut durumun muhafazasına girişmek, hele bir de statükonun palazlanmasına seyirci kalmak ayn-ı zulümdür. Özellikle Türkiye’de 1908’den bu yana büyüyüp gelişen İttihatçı kadronun İslam dinine karşı yaptığı tahribat ve dindarlara karşı yürüttüğü baskı politikasını sürdüren statükonun varlığına hizmet etmek, muhafazakârların üzerine vebali kaldırılamayacak yükler yükleyecektir. Demokrasi talebinde bulunması gereken Müslüman demokratların kendilerini ‘muhafazakâr’ yaftasından kurtarmaları gerekmektedir. Zira demokrasi mücadelesinde, anti demokratik bir nizamın içinde palazlanan statükoyu savunmak, muhafaza etmek olamaz. Olursa seksen yılda elde edeceğiniz ancak resmi ideolojiye teslim olmuş, nispi temsilden azıcık nasiplenmiş, çarpık, yarı dikta, az teokratik ve bürokratik oligarşik bir rejim olacaktır. Bu çarpık yapılanmayı devletçi öğreti yüzünden savunmak, dediğimiz gibi müesses sistemin zulmüne ortak olmaktır. Yakın zamanda oluşan liberaller arasındaki devletin kanun dışı girişimlerine karşı çıkma ve sesini yükseltme eğilimi dindarlar tarafından dikkatlice takip edilmeli hatta destek verilmelidir. Unutulmamalıdır ki şikâyetçi olduğumuz durumdan bizi kurtaracak olan devleti kutsal sayan zihniyet değil belki devletin her icrasını hak hukuk ölçüsüne göre sorgulayan bilinç olacaktır. Günümüzde bu bilinç liberaller eliyle seslendiriliyor diye bu çabaya şüpheci yaklaşmak, dahası liberallerin geçmişini gündeme getirerek mevcut çabayı baltalamak zulmün önünü kesmeye çalışanları engelleme ihtimali olduğundan zulme hizmet olabilir. Hassas bir süreçte Kemalizm’i tartışmaya başlamışken, sırf bu tartışmayı liberaller açtı diye geri durmak pek mantıklı değil. Hazır Kemalizm tartışılıyorken eteğimizdekileri boşaltma zamanı gelmiştir. Zira biz yıllardır Kemalizmin zulüm ürettiğini söylerken tartışamamaktan yakınıyorduk. Bu yol açıldı, şimdi demokratik hassasiyette birleşerek demokrasiyi inşa etme zamanıdır. Dindar demokratların ‘muhafazakâr’ yaftasından kurtulmalarının tek yolu da demokrasi için mücadele etmeleridir. Aksi halde muhafaza tarzları ve muhafaza ettikleri yüzünden statükonun sadık bekçileri olarak anılacaklardır. Dipnot: 1. "Zulmedenlere en küçük bir meyil dahi göstermeyin; yoksa Cehennem ateşi size de dokunur" (Hûd, 113.) 2. Yazıya bu paragrafı ‘Zulme taraf olana ateş dokunur’ kaidesince bu zulme karşı çıkmamaktan gelecek vicdan azabından kurtulmak için ekledim. (Bu makale 4891 kere okundu.) Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. | |
Bu yazarın tüm makalelerini görüntüle |
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Duygularımızı zenginleştirelim |
| Bir zamanlar evren yok-tu. Sonra var oldu. Evren var olduğunda dünya yok-tu. Sonra dünya var oldu. Dünya var olduğunda insanlar yok-tu. Sonra insanlar var oldu. Varoluşumuzun mayası yok-luk ve yok-sulluk. Biz aslında yok-suluz. Bir zamanlar yoktuk. |
| Devamı >> |