| "Kırmızı Bir Limon" düşünme istersen... |
|
|
| Yazan Belgin Çakır | |
| Monday, 22 December 2008 | |
Ne yazsam acabadan ziyade nasıl yazmasam sorusu kafamı karıştırıyor bu aralar. Aslında biliyorum yazmak, paylaşmak istediğim şeyleri, önce hepsini bir düzene koymam gerektiğini ama olmuyor işte...
Yazım hatası yapmamalıyım bir kere. Cümleler uygun bir şekilde sıralanmalı birbiri ardına. Gereksiz kelimle kullanmaktan sakınmalıyım. Uzun cümle kurmak, anlatılmak isteneni anlaşılmaz yapar çoğu zaman bu yüzden uzun cümleler kurmamalıyım… Benzetmeler uygun olmazsa eğer yazının bütünlüğü bozulur, bu da okuyucuya verilmek istenen mesaja ters düşer. Yazdıklarımı okumak istemeyenlere ne diyebilirim ki. Onlar da en azından okuyanlar kadar haklı seçimlerinde. Ama yine de herkes okuyabilir diye yazmalıyım. Tabii bu kadarla bitmiyor. Ne yazarsam yazayım önce yayın kurulunda değerlendirilecek yazdıklarım. Üzerinde birkaç düzenleme yapılacak. Sonra bir güzel eleştirilecek. Belki de yazmayı seven ama beceremeyenler grubunda ilk sırayı ben alacağım. Eğer uygun görülürse yayınlanacak belki yazdıklarım. O zaman eleştirenler daha da artacak. “Ne dedi şimdi” diyenler olacak, peşinden “Becerebilse bari yazmayı ben ondan daha iyi yazarım.” diye ekleyenler… “Aman yazdıkları da bir şey olsa, ben bunu zaten biliyordum, gerek yok okumaya” diye düşünenler olacak muhakkak… “Olsun… Yine de değer yazmaya, en azından bu uğurda emek harcamaya.” diyebilmek için kaç kitap devirdiğimi bilmiyorum aslını sorarsanız. Daha iyi yazabilmek için kaç sayfayı sildiğimi, “üzerinden zaman geçsin bakalım” diye kaç yazıyı ertelediğimi, “dursun biraz demlensin” diyerek kaç çalışmayı eskittiğimi hatırlamıyorum. Üstüne üstük içimden gelen şu sesleri susturmanın bir yolunu da bilmiyorum. Ancak düşünmeden de edemiyorum: Yürümeyi nasıl öğrendim, acaba? Konuşmayı, okumayı, yazmayı… Hepsinin bir ilki vardı elbette… Kaç kez düştüm acaba bir adım atabilmek için? Kaç kez “su” demek isterken anlamını bile bilmediğim tabirleri kullandım? Kaç kez kaşığı ağzıma götürmeye çalışırken ağzımın yerini bulamadım? Kaç kez hecelemekte zorlandım ilk defa öğrendiğim kelimeleri okurken? Kaç yanlış yaptım doğru cevabı bulacağım diye girdiğim sınavlarda? Hiçbirisinin cevabını bilmiyorum. Tahmin yürütmek istiyorum ama yaptığım hataları saymaya güç yetiremiyorum. “Yazamamak da yazabilmenin en iyi yoluysa eğer gerçekten neden korkuyorum?” diye defalarca sordum kendime. “Neden yazamıyorum?” Sonra nerden duyduğumu tam olarak hatırlayamadığım bir cümle dolandı dilime… “Belgin” dedi “kırmızı limonu düşünme.” “Sakın kırmızı limonu düşünme, çekirdekleri kırmızı olmasın limonun, suyu kırmızı akmasın, üzerindeki noktacıklar da kırmızsı olmasın o limonun. Sakın düşünme bu söylediklerimi limonun kırmızı olması mümkün değil, çünkü limon kırmızı değil. Hatta mavi de değil, kabuğu, suyu, çekirdekleri… Bu yüzden mavi olarak da düşünme onu, yeşil, kahverengi, mor, siyah hiç değil.” Evet, sizin de katıldığınız gibi: Limon bu renklerin hiç biri değil bu yüzden düşünmeye gerek yok. İnanın tıpkı sizin gibi ben de düşünmedim limonun kırmızı olduğunu! Düşünmememe bile fırsat kalmadan rengârenk limonlar gözümün önünden geçmeye başladı çünkü. Çekirdeği, suyu, kabuğu… Her hali ile ve farklı renkleriyle zihnimde koşuşturdu hepsi birlikte. Limonlarla yazmak arasında bir bağlantı olmalıydı… Sonra limonu yazmaya karar verdim. Limonun “sarı” olduğunu düşünerek ve buna inanarak... Tüm renkleri bilmiyordum, dolayısıyla limonun kaç renk olamayacağını da... Bildiğim sadece limonun sarı ve sulu bir meyve olduğuydu… Duyduğum sese inat sarı limonu düşünmeye başladım bu sefer. Hatta tadı bile değdi sanki damağıma. Ekşiliği, mayhoşluğu… Boyutunu, hafifliğini, yumuşaklığını, üzerindeki ilginç noktaları düşümdüm uzun uzun… Sonra da yazmayı, yazabilmeyi ve de yazamamayı… Olması gereken taraftan bakmayı denedim. Olabilecek yanından… Yazabilmek için önce yazılması gerekenleri dizdim. Nokta cümlenin sonuna geliyordu hep, sonra büyük harfle başka bir cümle başlıyordu. Hangi cümleden sonra ne gelecek tam olarak bilmesem de bütününe baktığımda okunabilir bir yazı çıkıyordu karşıma. Paragrafları her seferinde uygun yerden ayıramasam da anlaşılıyordu yazdıklarım. Oysa ben tersten bakmaya o kadar alışmıştım ki…
Durup tekrar düşündüm sonra: Tıpkı yürümeye başladığım gibi, Tıpkı yemeye başladığım gibi, Tıpkı konuşmaya başladığım gibi başladım yazmaya da. Olmayacak tarafına baktıkça olmuyordu hiçbir şey sanki beni doğruluyordu… Ben de olacak tarafından değerlendirmeye başladım hayatı. Bu sebepten de borç bildim kırmızı limonu yazmayı; bana bir şeyler öğrettiği için belki de kırmızı da olsa yazılmadan kalamayacağını… (Bu makale 4314 kere okundu.) Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. | |
Bu yazarın tüm makalelerini görüntüle |
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Gençlik tutulmaz elle, geçirme boş emelle |
| Gençlik… Ne büyük bir nimet… Ama en büyük nimet onu vereni bilmek. O’nun yani Allah’ın adıyla başlamak ve yaşamak, sadece gençlik nimetinin değil, her hayrın, her nimetin başı: Bismillah… Hz. Âdem, “Benim zürriyetim (neslim) besmeleyi okuduğu sürece azaptan kurtulur” buyurmuştur. |
| Devamı >> |