| "Basın"dan "medya"ya geçiş sürecinde neleri kaybettik? |
|
|
| Yazan Mustafa Gökmen | |
| Tuesday, 20 January 2009 | |
|
Türkiye’de “basın”dan “medya”ya doğru geçişte medyanın sahiplik yapısında yaşanan değişimler, "ticarî kaygıları" daha da ön plana çıkardı. 1980 sonrasında basın sektöründe teknolojik anlamda çok büyük değişim yaşandı. Patronlar makinelere büyük yatırım yaparken, insan unsuruna gereken önemi vermedi. Teknolojik ilerlemeye bağlı olarak gazete yayınlamak kolaylaştı. Renkli ve ofset baskıya geçildi. Gazetelerin ilan-reklâm artışı meydana geldi. Tam bu sırada Doğu Bloku'nun çökmesi, dünyada “yeni dünya düzenine” geçilmesi, yeni medya mecralarının -TV kanalları, radyolar, Internet) Türkiye'ye girmesiyle birlikte bir bocalama dönemi yaşandı. Bu dönemini tam atlatabildiğimiz de söylenemez. Yeni mecralar için kalifiye medya çalışanları yetersiz geldi. Meslekî donanımın yetersizliğine bağlı olarak medyada kalite düştü. Gazeteci kökenli patronların yerini işadamlarının almasıyla birlikte gazetecilerin ve gazetelerin tarzı değişti. İki tip medya çalışanı ortaya çıktı. Bir bölümü gerçekten idealist, mesleğini dürüstçe icra etmekten başka bir derdi olmayan, ancak serbest piyasa şartlarında ticarîleşerek iş yapmak zorunda olan medya kuruluşlarında çalışanlar ise, mesleklerinin saygınlığının ve güvenirliğinin korunmasında eli kolu bağlanmış durumda. Tabiri caizse, “Kan kusup, kızılcık şerbeti içtim” demektedirler. Öte yandan bazı meslektaşlarımızın hayat tarzları ve standartlarında gözle görülür bir değişim meydana geldi. Plaza haline gelen çok katlı gösterişli medya binalarında çalışan, çok para kazanan tepe yönetici konumundaki bu gazeteciler, halktan kopmaya başladılar. Bu kopma, medyada çalışan insan sermayesinin kalitesini de aynı hızda düşürdü. Ayrıca kamu yararı, ifade özgürlüğü, şeffaflık, kültür aktarımı gibi konu başlıkları önemsemesi gereken medya organlarında bu temel ilkeler geri plana itildi. Yaşanan ticarîleşmeyle birlikte insanların güveni ve umutları da gün geçtikçe azalmaya başladı. Burada medyanın ticarîleşmesine ilişkin karşımıza çıkan ve çözümü de bir türlü bulunamayan çelişki ise, kamu yararı gözetmesi gereken bir kuruluşun aynı zamanda kâr etme mecburiyetinde olması. Özellikle siyasi iradenin baskılarından bağımsız olması için, kâr etmesi gereken basının karşısına tam bu noktada piyasa şartlarına göre hareket etme mecburiyeti çıkıyor. Böyle olunca da bağımsızlığını ve güvenini kaybediyor. Günümüzün Türkiye’sinde medya sahipliği yapısına baktığımızda yatay tekelleşmeden dikeye, kartele ve tröstleşmeye kadar uzanan bir görüntü arz ediyor. Siyasî iktidarlar, büyük medya gruplarının güçlerinden çekindikleri için onlarla kapalı kapılar ardında anlaşmayı tercih eder hale geliyor. Her ne kadar bu dillendirilmese de bunun böyle olduğuna inanılıyor. Son Aydın Doğan-Recep Tayyip Erdoğan arasında yaşanan gerilimin beklenmedik bir şekilde bitmesi nasıl izah edilebilir? Bir tarafta, gazetecilikten başka her türlü ticarî faaliyeti yürüten gazete patronları, ellerindeki gücü kendi çıkarları doğrultusunda kullanırken, siyasi iktidarlar bu patronlarla iyi geçinmek adına seslerini çıkartmıyor. Ara sıra seslerini çıkartır gibi olduklarında da, söyledikleri ile yaptıkları arasında büyük farklar ortaya çıkıyor. Bu da hem siyasîlere, hem de medyaya olan güveni zedeliyor. Özgür basın ancak gerçek demokrasilerde olur İnsanlığın en doğal ihtiyaçlarından biri olan "haber alma" ve "bilgi edinme" eksikliğini giderme arzusu şüphesiz yıllardır medya organları tarafından karşılanıyor ve gelecekte de karşılanmaya devam edecek. Ancak geçmiş ile günümüz arasındaki fark, medya kanallarının çoğalması ve teknolojik gelişmelerin sağladığı hızdır. Medya, en genel anlamıyla insanların birbirinden farklı fikirleri bir arada bulabilmeleri, o ülkede ve dünyada neler yaşandığını anlayabilmeleri açısından hayati bir öneme sahip kitle iletişim aracıdır. Demokrasilerde, yasama (meclis), yargı (adliye), yürütme (hükümet), organlarından sonra dördüncü güç kabul edilen medya, bazı yanlış uygulamalar neticesinde itibarını tüketmiş durumda. Medya diye tabir ettiğimiz, gazete, dergi, radyo, televizyon ve interneti de kapsayan kitle iletişim araçları bir hayli kapsamlı, geniş bir konu. Neresinden tutarsanız “böyle olmasa da şöyle olsa daha iyi olurdu” denilecek çok yönü var medyanın. Yapılan kamuoyu araştırmalarına bir göz atıldığında Türkiye’deki halkın "güvenilmeyenler listesinin" başına "politikacıları", onların hemen arkasına da "medya"yı koymasının bir sebebi var. Medya, propaganda amaçlı kullanımı dışında, çoğunlukla demokratik toplumlarda gerçek amacını icra edebiliyor. Tam bu noktada insanın aklına "Peki nedir medyanın amacı?" gibi bir soru gelebilir. Bu soruya verilebilecek en kısa cevap, "Halkı bilgilendirmek, bir ölçüde eğitmek ve kültür seviyesini yükseltmek, zaman zaman da eğlendirmek" şeklinde olabilir. Tarihimize baktığımızda resmî olarak Osmanlı ülkesine baskı makinelerinin Avrupa'dan 200 yıl sonra geldiğini; aynı şekilde gazetenin de 200 yıl sonra devlet eliyle getirildiğini görürüz. Yani 1450'lerde Avrupa matbaayı icad edip kullanmaya başladığı halde, bize gelişi 1700'lü yılların başıdır. Günlük gazeteler Avrupa ülkelerinde 1600'lü yılların başında yayınlanmaya başlamasına rağmen, bizde 1800'lü yılların ilk yarısıdır. Yıllar önce Jön Türkler Avrupalılar’ın Türklere oranla eğitim ve kültür bakımından hayli ileride olmasının nedenini gazetelerin sayı çokluğuna bağlayıp, bu aracın halka haklarını anlatması gerekliliğinden hareketle Avrupa ülkelerinde Türklere yönelik gazeteler çıkarmışlar, bunları "kaçak" olarak yurda sokmuşlardır. Buradaki hedefleri Osmanlı halkını bilgilendirmek ve eğitmektir. Bu çabaların neticesinde Osmanlı Meşrutiyet'e geçmiştir. O dönemdeki basın yani medya özgürlüklerin gelişmesine bu yönüyle hizmet etmiştir. Reklâm verenlerin medya içeriklerine etkileri nasıl oldu? Geçen yüzyılın ikinci yarısından itibaren medyanın “bilgilendirme amacının” yanına bir de “eğlendirme aracı” özelliği eklendi. Tam bu noktada medya mecraları en ilgi çekici olma beklentisi içine girdi. Bu durumda aralarında kıyasıya bir yarış başladı. Bu yarış İngilizlerin deyişiyle “race to the bottom” yani “dibe doğru” yarış şekline dönüştü. “Reyting ve tiraj uğruna” bir çok temel yayıncılık ilkesi ayaklar altına alındı. Birer eğlence aracı olarak sunulan reklâmlar, medyadan beklenen öteki faydaların önüne geçti. Reklâmdan daha çok kazanmak isteyen medya kuruluşlarının reklâm departmanları, editoryal kararlara ve içeriğe daha çok müdahale eder hale geldi. Ekonomi haberlerinde çeşitli şirket tanıtımlarına yer verilmesi ve kimi haberlerin artık reklâmlardan ayırt edilemeyecek noktaya gelmiş olması, “advertorial” kavramıyla cilalandı. Gazeteciler de, ister istemez kendilerine yapılan baskılara boyun eğmek durumunda kaldı. Özgür, bağımsız, verimli, toplumun avukatlığını yapan gazetecilik rafa kalmış gibi oldu. Bu sıraladığımız hususlar bütün medya mecraları için geçerlidir. Eskiden gazeteler-dergiler okunmak için alınırdı. Şimdi büyük ölçüde eski alışkanlıkların devamı olarak, ama “bakılmak” için alınır hale geldi. Televizyon ve radyolarda en çok merakla takip edilen programlar “açık oturum” tarzı programlardı. Ama günümüzde “magazin-dizi” türü programlar revaçta. İnternet mecrası da oraya doğru akacak gibi… Eskiden toplumu büyük ölçüde etkileyen medya, yaşanan güven kaybı ile birlikte artık aynı etkiye sahip değil. Bunun sorumlusu kim? Çuvaldızı kendimize iğneyi başkasına batıralım. Okuyucu, izleyici, dinleyici, medya çalışanları yani hepimiz. (Bu makale 4755 kere okundu.) Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. | |
Bu yazarın tüm makalelerini görüntüle |
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| İnsan okur; lakin ne okur? |
| “Okuma” işini iyi beceren bir toplumuz. Türkü okuruz, mesaj okuruz, dudak okuruz, niyet okuruz, meydan okuruz, nihayetinde adamın canına okuruz. Bu tür okumalar bizi o kadar meşgûl eder ki, kitap okumaya fırsat bulamayız. “Şimdi oku, mezarda okuyamazsın” |
| Devamı >> |