Edebi Yaklaşım
İstiklâl marşı tarih şuuruyla yaşar | İstiklâl marşı tarih şuuruyla yaşar |
|
|
| Yazan Habib FİDAN | |
| Thursday, 01 March 2007 | |
|
Mutlaka hatırlarsınız. 2006’nın Haziran ayında (9-16 arası) düzenlenen 4. Uluslararası Türkçe Olimpiyatı’nın finalinde sahneye çıkan Suğra Bal adında minik bir kız vardı. İstiklâl Marşı’nı çok güzel bir şekilde beden diliyle destekleyerek okuduğu sırada, hemen herkesin gözyaşlarına boğulmasının hikmeti neydi acaba? Akan yaşlar, İstiklâl Marşı’nın üstünde bütün ihtişamıyla parlayan şanlı bir tarihin izlerinin manevî ağırlığı altında ezilmekten miydi? O anki gözyaşların ortaya çıkardığı boyun büküklüğü, maziye karşı “unutkan”lığın neden olduğu sorumsuzluktan kaynaklanan bir suçluluk psikolojisinin nişanesiydi benim için. Evet, değil mi ki bütün sorumsuzluklarımız, keşmekeşliğimiz ve yaprak misali bir yerden bir yere savrulup sabit kalamayışımızın ana sebebi unutmaktır; o hâlde şuurun üstüne çıkıp yüreğimizi dağlayan, mazi-hâl-istikbâl dengesinin önemli saç ayağı olan maziydi. Yani toplumsal hâfızamız… Sahi toplumsal hafızamızın ne kadarını biliyoruz ve meydana gelen olaylar hakkında ne kadarlık bir tarih bilinciyle fikir yürütebiliyoruz? Özellikle bir toplumun dinamiği hükmünde olan gençler, karşılaştıkları küresel sorunları sağlıklı analiz edebilme açısından ne derece bir donanıma sahip? İçinde bulundukları kültür ve medeniyetin yaşadığı tarihî tecrübeler ışığında, şahsiyetli ve ayağı yere basan fikirlerle geleceğe uygun bir perspektif sunabilecek kapasitede olduklarını düşünüyorlar mı? Aslında şöyle bir tarama yaptığımızda, bırakın bir asır, hatta yarım asrı; mesela daha otuz yıl öncesinin tarihini bile bilmeyenler çoğunlukta. Hadi mürekkep yalamamış, bir şekilde okumayı bırakmış kişileri anlamak bir nebze mümkün. Ama liseyi geçmiş, üniversite eşiğine kadar gelip kapıdan içeriye girmişlerin toplumsal hafızanın kayıtlarından nasipsiz ve hatırı sayılır bir tarih bilgisinden yoksun olmasını anlayamam. Mesela 2004 yılında Nokta dergisinin 12 Eylül 1980 ihtilali münasebetiyle yaşları 20 ile 27 arasında değişen gençlere dönük yaptığı araştırmanın sonuçları, tarih bilgisizliğinin nasıl bir şuursuzluğu beraberinde getirdiğini gözler önüne seren numunelerden bir tanesi. Bu araştırmanın sonucuna göre, gençler daha 12 Eylül’ün ülkemiz için ne anlama geldiğini bilmiyorlarmış. Hatta öyle bir olayın meydana gelip gelmediğini bile! ABD’de 11 Eylül’de meydana gelen meşhur ikiz kule saldırısıyla karıştırmaları da cabası… “Yahu ne var bunda? 2004’te yapılmış bir araştırmaya göre şimdiyi değerlendirmek ne derece doğru?” diye bir soru sorulabilir. Ancak maalesef aradan iki yıl geçmesine rağmen, 12 Eylül 2006 tarihinde televizyon kanallarının bazılarında gençlere, “12 Eylül’de ne oldu?” sorusuna çoğu üniversite gençleri cevap veremediler. Öyle ki eften püften ve “kem küm”lü cevapları görünce, bir toplumun ayakta durabilmesi açısından, Namık Kemâl’in salık verdiği mazi-hâl-istikbâl dengesini çok ciddi bir şekilde tutturma şartına ne derece gâfil kalındığını düşünmeden edemedim. Sahi, gelecek gençlere emanetse ve gelecekte de muhakkak söz sahibi olacak gençlerse, milletinin tarihiyle içli dışlı olmayan ve çok ciddi bir altyapıyı oluşturamayanların omzunda nasıl pâyidar olacak bu memleket? Mehmet Âkif Ersoy, “Tarihi 'tekerrür' diye tarif ediyorlar; Sahi, biz hiç ibret alacak derecede geçmişimizi biliyor muyuz? Şöyle de denebilir: Geçmişimizi anlatan edebî eserler oluşturuldukları zaman ve mekân bağlamı bilinmeden, maşerî vicdanımızda nasıl hayat bulup bizi daima diri ve hareketli kılacak? Söz gelimi İstiklâl Marşı… Kurtuluş Savaşı’nın hangi şartlarda kazanıldığı ya da Kurtuluş Savaşı’na doğru sürüklenirken, hangi şartlara göğüs gerildiğini bilmeden İstiklâl Marşı’nın hangi mısrası hayatımızda anlam bulacak? Sözüm ona, “Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı! Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı” gibi, âdeta bir vasiyet ve bir şuurluluğa daveti içeren mısralar, bir pusula hükmüne nasıl geçecek bizim için? Her dinleyişimiz ya da okuyuşumuzda yaşananlar yahut yaşananlarla ilgili anlatılanlar hatırımıza gelmedi mi, attığımız adımın mesafesini nasıl ölçeceğiz bu dünya arenasında? Sahi, Taceddin dergâhının bulunduğu yüksek tepeden, gezdiği uçsuz bucaksız Anadolu’yu hayal ederek azim, gayret ve heyecanlarına ses olurcasına Âkif’in dile döktüğü, “Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan, şüheda!” mısraları, tarih boyunca, özellikle İslamiyet’ten sonra Türklerin Anadolu’yu vatan yapma idealleri bilinmeden ne anlam ifade edebilir? Büyük ve Anadolu Selçuklu Devletleri, Beylikler Dönemi, Osmanlı Dönemi ve bununla birlikte geçmişten bugüne dış mihrakların Anadolu üzerindeki emelleri okunup anlaşılmadan bir anlam ifade eder mi? İstiklal Marşı’na giden yol: Çanakkale Bu sorular çoğaltılabilir. Hele ki İstiklâl Marşı’nın kabul yıldönümü olan 12 Mart’ta bu soruların istediği bilgi donanımını elde etme yönünde de gayret etmek gerekir. Bundan da öte, 12 Mart’ı takip eden 18 Mart Çanakkale Şehitlerini Anma Günü ile idrak etmek, elbette tarih bilgisinin vereceği şuurun ne kadar önemli olduğunu ayan beyan ortaya koyacaktır. Her şeyden evvel âdeta hâl diliyle, “Git oğlum, ya gazi ol ya şehid! Ben seni bugünler için doğurdum. Damarındaki kanı helal sütle yoğurdum” düşüncesiyle “kınalı kuzular”ını vatan hizmetine yollayan anaların merdane davranışları nasıl anlaşılacak? 15, 18, 20 ve daha nice yaşlarda şehadet şerbetini içen kınalı kuzuları bilmeden ve hatırlamadan bir ahde vefa borcumuzun olduğunu nasıl idrak ederiz? Tarih denen derya, eğer müşteri olursak, bizlere hangi kayıtları vermez ki? Mesela bir taburluk mevcutla üç tümene karşı savaşılan Seddü’l Bahir mevkisi başlı başına hayretleri üzerine çekecek mahiyette. Bedenini bu vatana adayarak ruhu Allah’a susamış 67 kişilik bir mevcutla Ertuğrul Koyu’nda 6000 düşman askerine karşı direnen Mehmetçiğin, kanıyla yazdığı destan değil de nedir? Bunun yanında Çanakkale’de Ezineli Yahya Çavuş komutasında iman, vatan, bayrak ve namusu koruma adına, nefsine uymamak için ayağını taşlara, ağaçlara bağlayan ecdat, ancak bu şekilde Âkif’in dile getirdiği, “Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi” türünden mısralara mazhar olmuştur. Mevlânâ öldükten sonra, vasiyeti üzerine yerine halife olarak Hüsameddin Çelebi geçer. Doğal olarak oğlu Sultan Veled buna içerler. Bunun üzerine rüyasında babasını görür. Babası, “Biz farklı hulleler içinde çakan aynı şimşekteniz” der. Ben buradaki hakikatle Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nda omuz omuza hep tek yürek olarak savaşanların özdeşleşebileceğine inanıyorum. Söz gelimi sadece bir Havranlı Seyyid Onbaşı dahi, diğer çavuşlarda olduğu gibi, en az bir komutan sorumluluğuyla düşmana karşı mücadele etmiştir. Bu bağlamda 276 kiloluk top mermisini sırtlayıp namluya vererek, tekbirle ateşleyip Ocean’ı bacadan vurmasını herhâlde bilmeyenimiz yoktur. Bunun yanında, Bigalı Mehmet Çavuş’un Korkuderesi ve Cesarettepe’de ölüme meydan okurcasına lağım tünelinde 22 arkadaşıyla beraber canla başla son nefesine kadar yaptığı mücadele de başka türlü izah edilemez. Sayılamayacak kadar çok olan bu olaylar vatan, bayrak, namus ve din gibi maneviyatla ilgili değerlerimizi koruma uğruna gerçekleşmişti. Denebilir ki, “Çanakkale Şehitleri” ve“İstiklâl Marşı” fazilet sahibi bir gönül kaleminden kâğıda dökülen mürekkep ile toprağa dökülen kanların terkibinden yükselen âbidevî bir destandır. Ve sarsılmaz ruhların tercümanı olan bu şiirler bizim imanımız, mazimiz ve hatıramızdır. Bunu devamlı hatırda tutmak lazım. Kabul etmeliyiz ki, İstiklal Marşı alelâde mısralardan örülü bir şiirin bestesi değildir. Bu, bir ölüm kalım savaşının canlı hatıralarıyla dolu imanla yoğrulmuş mazi, hâl ve istikbâlin bir bileşkesidir âdeta. Bu yüzden İstiklal Marşı’nın her dizesi bizi asırlarca ayakta tutacak kadar sağlam imanlarla örülmüş bir âbidenin mihenk taşları gibidir. Onlar sözünü ettiğim nedenlerden dolayı âdeta insanüstü gayretleriyle vasiyet etti. Ve bu, tipik Âkif’in, “Bu ezanlar, ki şehâdetleri dinin temeli Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli” şeklinde dile getirdiği vasiyet niteliğindeki gâyeden güç alan bir gayretin somut göstergesiydi. Peki bu ulvî gâye uğruna gayret eden ecdada kıyasla nasıl bir tutum içindeyiz? Âkif’in Safahat’ta belirttiği “Âsım’ın nesli” hayalinin ne kadarını gerçekleştirdik? Bir yandan çağın gerektirdiği bilim ve teknolojiyi hakkıyla üretmek ve bir yandan da ahlak, fazilet ve iman noktasında kişiliğimizi, bin yıllık gâyemizi sağlam tutmak gibi bir potansiyeli hep diri ve hareketli kıldık mı? Doğrusunu isterseniz, ben net cevap veremiyorum. Ama bununla birlikte çözümün de en evvel kendimizi tanımak ve bilmekten geçtiğine inanıyorum. Bu da kim ne derse desin, öncelikle maziyi hakkıyla bilmekten başlar. Tarihimizi bilmek; ne olduğumuzu, nerede ve durduğumuzu an içinde tespit etmemiz açısından önemli ipuçları verir. Unutmayalım; geçmişi âna göre yorumlayıp geleceğe taşımak, ancak tarih bilgisinin doğuracağı tarih şuuruyla gerçekleşebilir. * BİR BAYRAK RÜZGÂR BEKLİYOR Şehitler tepesi boş değil, Biri var, bekliyor... Ve bir göğüs nefes almak için Rüzgâr bekliyor. Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye, Yattığı toprak belli, Tuttuğu bayrak belli. Kim demiş Meçhul Asker diye? Destanını yapmış, kasideye kanmış... Bir el ki ahretten uzanmış, Edeple gelip birer birer Öpsün diye faniler. Öpelim temizse dudaklarımız... Fakat basmasın toprağına Temiz değilse ayaklarımız. Rüzgârını kesmesin gövdeler... Sesinden yüksek çıkmasın Nutuklar, kasideler! Geri gitsin alkışlar,geri... Geri gitsin ellerin Yapma çiçekleri! Ona oğullardan, analardan Dilekler yeter... Yazın sarı, kışın beyaz Çiçekler yeter. Söyledi söyliyenler demin... Gül süngülü yiğit,alkışlasınlar, Şimdi sen söyle, söz senin! Şehitler tepesi boş değil, Toprağını kahramanlar bekliyor... Ve bir bayrak dalgalanmak için Rüzgâr bekliyor. Destanı öksüz, sükûtu derin Meçhul Askerin... Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye; Yattığı toprak belli, Tuttuğu bayrak belli... Kim demiş Meçhul Asker diye? Arif Nihat ASYA (Bu makale 12021 kere okundu.) Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. | |
Bu yazarın tüm makalelerini görüntüle |
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|