| Derin sızılar |
|
|
| Yazan Nurdan Huyut | |
| Friday, 20 February 2009 | |
|
I. Büyüdükçe korkumu, endişemi ve hüznümü arttıran… Öyle ki, derin bir sancı, deli bir kurşun gibi saplanıp kalmış içimde yaşayan bu kutlu müjde. “Artık sevin, bir gün oruç tut” emrine karşı boynum kıldan incedir velâkin, kalbimin sızısını bir türlü dindiremiyorum. Her bir şey hüznüme eşlik etsin istiyorum. Susmasın deli rüzgârlar, en hırçın halleriyle esip savururken bu aciz, bu suçlu görünen bedenimi, büyük gürültüsüyle sustursun içimden taşıp, ciğerlerimden kopup gelen çığlıklarımı. Bununla yetinmesin asla. Üstüme kupkuru çöllerin topraklarını örterken, yüzüm kara küllerle kaplansın. Savrulan her çakıl tanesi, iğne iğne saplansın tenimin en narin yerlerine. Ya da köhne kuyulara atılayım Yusuf gibi… Ah! Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim…1 Kaybolsaydım derinlerde de görmeseydim bu günleri… Ne olur daha da yaklaş ruhuma ey güneş! En koyu ateşlerini yaklaştır ki bana, ben o ateşlerde yanayım. İbrahim’i yakmadığın kadar çok yanayım. Onun yerine ben yok olayım. Olayım da bu günkü halimden kurtulayım. Ah ne olurdu bende bir toprak olsaydım. Ve unutulup gitseydim… İnsanların nazarında bir utançtır bu yaşadıklarım. Bütün bu taşıdıklarım Meryem’in yani benim, en büyük günahımdır sözüm ona. İffetli yaşantımın tam ortasında patlayan bir bombadır bu. Bir yıkım belki de herkes için ama, babam İmran… “Ah Meryem’im” diyen dillerinin hayatımı cennet eylediği babam hayatta olsaydı, onun bile beni anlayacağını düşünmüyorum. Bu yüzden hüznüm, sevgilerimin önüne çekilecek setler yüzünden iki kat artıyor. Kurumuş bir hurma ağacının altında, evimin yollarca uzağında bir yerdeyim. İçimdeki fırtınanın tarifi imkânsız. Bir kuru ağaç, bir kuru benliğim. Ne olacak halim kim bilir? Adım adım büyümek henüz benim hakkımken, daha ben babamın küçücük kızıyken, bu güzel müjdenin hayatımdaki yerini göremiyorum. “Çok dindar kadın” manasına gelen ismime layık olmadığımı düşünüyor geldiğim topraklarda yaşayan insanlar. Kendimi adadığım kiliselerin bütün kapıları arkadan sürgülendi ve insanlar arasında artık yerim yok. Ama bir de o var değil mi? Sevgili yavrum… Rüyamda senin adını İsa koymam gerektiği bana söylendiğinde, hiç düşünmedim başka bir ismi. Sen İsa olmalısın. Meryem oğlu İsa… Elma kurtçuklarının bir anda yaratıldığı gibi bende seni aniden içimde buluverdim. Yüce Allah’ın Hz. Âdem’i babasız olarak ilk defa yarattığı gibi, seni de babasız olarak ve topraktan vücuda getirmiştir. Bu sebeple sana ileride: “Allah’ın oğlu” diyenler ne büyük bir gaflete saplanıp kalmışlar eyvah! Biricik İsa’m. Yaşadığım bütün sıkıntılara rağmen senin yokluğunu düşünmek bile bana şimdiden acı vermeye başladı. Çünkü sen, bekâr bir annenin, iffetli, tertemiz oğlusun. Sana nasıl kıyabilirim? Senden nasıl vazgeçebilirim? İşte sensin zaten tüm bunlara katlanmama sebep olan sabrım. Sensin hem bu dünyadaki, hem ahiretteki kıvancım. Yavrumsun işte… Aman ya Rabbi! Aniden eteklerime dökülen bu taptaze hurmalar da nedir? Açlığın en had safhasında avuçlarıma bırakılan bu meyveler de neyin nesi? Sırtımı dayadığım kuru hurma ağacının başından mı döküldü tüm bunlar? Ya şu önümde akmaya başlayan küçük dere, nerelerden yol bulup da çıktı karşıma? Merhamet beni kucaklamış da, beni sarıp sarmalamış da ben ne türlü kuruntular ve sızılar içinde girift olmuş kalmışım. İsa’yı rahmime yerleştirip onu koruyan da, rızık verip onu besleyen de, yine Rabbim oldu işte. Tıpkı bir zamanlar kilisede ibadet ettiğim küçücük odamda, bana sunulan meyveler, yiyecekler ve tertemiz sular gibi… Açtık, susuzduk. O biliyordu. Zaten Ondan başka kim gerçekleştirebilirdi bu mucizeleri? Yine verdi, minnettarız… Ve kundakta bir bebekken bana yaşattığı annelik sevinci bütün acılarıma bir nokta koymaya yetti. Alıp onu şehre götürmem istendiğinde 3 günlük bir konuşmama orucu tuttum ve İsa kundaklı bir bebek… Benim yerime konuştu: “ Ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti. Beni anneme saygılı kıldı; Beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır”2 Bütün insanlık tertemiz olduğumu, O’nun bir mucize olduğunu anladığında, beni koruduğu ve iftiralardan kurtardığı için, ben İsa’nın Rabbine teşekkür ediyordum. Şimdi onu en güzel ahlakla, dindar bir çocuk olarak yetiştirdim. Ve o bir peygamber olarak insanlığı kurtarmaya çalışıyor… Kendisine inanmayanlar olsa bile, onu çarmıha germeye çalışsalar bile, o ölümden korkmuyor… Çünkü onun da dediği gibi: “Şimdi ben gideceğim, ta ki benden sonra daha hayırlısı gelsin…” Muhammed Mustafa dünyaya teşrif etsin… II. Sessiz dalgaların bir anda kayalara vurup ayrılması gibi gelgitler yaşamış bir hayattı benimkisi. Bütün insanların yaşadığı acılar, sevinçler, ya da kaygılar, kendi hayatım içinde de yer alıyordu, fakat dünyanın en büyük müjdesine gebe kalmış bir annenin serüveni olması hasebiyle sıradan olmasına rağmen, oldukça dikkat çektiği kanaatindeyim. Bir zamanlar en büyük müjdeyle ödüllendirilmiş Meryem’le o kadar çok ortak yanlarımız var ki, belki de bizi olduğumuz kişi yapan bu özellikler, öte tarafta da olmamız gereken insanlar haline getiriyor. İkimizde daha doğmadan ağır yükler yüklenmiş, büyük bedeller ödemek zorunda kalacak çocukların anneleriyiz. O, İsa’nın annesi Meryem, ben Muhammed Mustafa’nın annesi Âmine… Ne büyük armağandır Rabbimizin bize bahşettiği… Birer oğul, birer can parçası, sevgileriyle bütün gönülleri yakıp kavuracak birer alev topu… Ey oğul! Sen ne güzel bir oğulsun. Ben ne bahtiyar bir anneyim ki, kâinat güneşini içimde taşıyorum. On sekiz bin âlemde her ne iyilik, her ne güzellik varsa ben tam içinde yaşıyorum. Sana henüz 6 aylık hamileyken kaybettiğim babanı şimdiden özlemeye başlamışsındır eminim ben gibi. Daha bu noktada anlamıştım bir hüzün çocuğu olacağını. İçli, merhametli, affedici… Tıpkı Meryem oğlu İsa gibi, sende babasız bir hayata açıyorsun o gül güzeli gözlerini. İki kutlu oğul, biri mucizevî bir şekilde zaten babası olmadan yaratılırken, diğeri babasını daha doğmadan kaybetmiş... Meryem oğlu İsa'nın kundaktayken konuştuğu misal sende henüz bir bebekken : “Ümmeti, ümmeti” dediğin o gün anlaşılmıştı ne çok ortak yanınızın olduğu… Ve ben de seni Allah’a emanet ettikten sonra, bırakıp gittim değil mi? Ah ciğerparem! Henüz altı yaşındaydın. Ufacık ellerin, küçücük gözlerin vardı. Yaşın küçücüktü, ama anne demenin ne olduğunu iyi biliyordun. Boynu bükük mü yaşadın benden sonra? Hayır, elbette biliyorum Kâinata Efendi olduğunu, ama bir yanında o gölgeli koyu yalnızlık, anne ve babasız büyümenin verdiği o masum çocukluğun durmuyor muydu sanki? Atmış üç yaşında hayata gözlerini kapatırken, gerçek Sevgilinle buluşmaya gittiğin o günde artık senden daha hayırlısı kalmamıştı yeryüzünde… Yanıma geldin. Şimdi İsa da anacığının kucağında dünyadayken yaşayamadığı her şeyi gerçekleştirmeye çalışıyor serin ağaç gölgeliklerinde. Tıpkı sen, ben ve baban gibi… III. Ve bir gün onu öldürmeye gelenlerden onu koruyan Rabbi, İsa’yı göğe çektiğinde, uzun bir bekleyiş başladı insanlık için. Mesih gelecek, zulmeti yenecek, yepyeni bir nur getirip bizi insanlığımıza geri döndürecekti. Fakat sanmayın ki bu bekleyiş, Hz. Muhammed’in, o gül güzelinin bekleyişi kadar acıklı, hasretli ve de kavurucu olsun. Hz. İsa’nın : “Şimdi ben gideceğim, ta ki benden sonra daha hayırlısı gelsin…” dediği gibi, peygamber efendimiz bu dünyaya teşrif buyurdu, ama gel gör ki ebedi arzulayan kalbimize bu kadarı kâfi gelmiyor. Onu görememek, duyamamak, yanı başında olamamak öyle garip, tanımsız bir duygu ki nasıl anlatılır kimse bilmiyor. Öyle seviyoruz ki, kimse onun yerini tutmuyor. Gözlerimizi yumuyoruz onu görmek için, kitaplarda arıyoruz kokusunu, gözlerimize değsin istiyoruz nuru. Ama bir de ötelerde ebedi olacak bir hayatımız daha var ve bizim, mahşerde böyle bir peygamberimiz var. Ne mutlu bize, ama aynı zamanda ya O’nun yanına yaklaşamazsak? Ne acıklı olacak o gün ki, eğer Allah’ın cemaliyle şerefyap olamazsak… İşte o gün, İsa’nın annesi Meryem’in o kuru hurma ağacına dayandığı gün gibi: “Ne olurdu bir toprak olsaydım unutulup gitseydim de, bu günü görmeseydim” diyeceğim. Ama benim bu pişmanlığım, beni içten içe kavuran bu sızılarım, beni Meryem’in halinden bin kat daha acınacak bir hale getirecek eminim. Rabbim ne olur, bana o günü, bize o günü gösterme! İsa’yı da, Muhammed Mustafa’yı da ve Cemalullah'ı da sevinçle görelim. Bu hasretimizi ve bu sızılarımızı dindirelim…
Dipnotlar: 1.Meryem; 23-24 2.Meryem; 31-33 (Bu makale 4251 kere okundu.) Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. | |
Bu yazarın tüm makalelerini görüntüle |
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Tüketirken üretmek! |
| Var edilmekle tüketmeye de başladık. Her şeyden önce zamandan, ömrümüzden… Ölene dek sürecek bir tüketişti bu. |
| Devamı >> |