| "Zamanın mühim bir âlimi" olmak! |
|
|
| Yazan İsmail Tezer | |
| Friday, 20 March 2009 | |
|
duyduğunuz başka kuru ve iddialı sözler kabilinden sayıp, aldırış bile etmez, gülerek geçer giderdiniz muhtemelen değil mi? Peki ya, bu sözü karakollarda, sürgünlerde, hatta hapishane köşelerinde kibrit kutularına yazarak vücuda getirdiği altı bin küsûr sayfalık eseri için “Bu eserler benim değil” diyen, hatta defalarca “Tevazu sûretinde demiyorum. Evet, bu eserler güzeldir, hakikattirler; fakat benim değildirler” diyerek de bu gerçeği perçinleyen biri söylese ne düşünürdünüz? En azından biraz düşünmeye değer görmez miydiniz? Yazdığı eser için onca zahmete katlanmış, hatta ölümü bile göze alarak hayatını tehlikeyi atmış birinin, sonra da kalkıp bu eserler için “Benim değil” demesi sizce de enteresan değil mi? Ve yine bu insanın “Bir sene bu eserleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir” demesinin altında sizce de mühim ve manidar mesajlar yatmaz mı? En azından o mesajlar aranmaya, anlaşılmaya değmez mi? Evet bu bir gerçek! Bediüzzaman Said Nursî, yazdığı eserleri kendi malı kabul etmiyor, kendine vermiyor, “Kur’ân’ın malıdır” diyor ve aynen şunu da söylüyor: “Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir.” Risale-i Nurları küçüklüğünden beri okuma lütfuna ermiş biri olarak, epeyce bir zaman bu sözü tam manasıyla idrak edemediğimi söyleyebilirim. Okur geçerdim hep… Elbette hakikatsiz bir söz olarak da görmezdim. Mübalağa edildiği aklıma bile gelmezdi. “Kabul etmiştim” belki de, ondandı. Bir gün anlarım diye düşünürdüm… Ya da anlayabildiğim diğer mânâlar, beni oldukça tatmin ettiğinden ve huzurlu kıldığından olsa gerek, o ifade üzerinde fazla durmazdım. Tâ ki üniversitede okuduğum yıllar, muhterem bir ağabeyimden işittiğim şu söze kadar: “Risale-i Nurları okuyan, her şeyi bilmez ama, her şey hakkında fikir sahibi olur.” Bu söz, zihnimde bir şimşek gibi çakmış, nice mânâları da aydınlatmaya vesile olmuştu. Evet “her şey hakkında fikir sahibi” olmak… Dolayısıyla her konuda kendisine danışılacak, kendisinin fikri alınacak, fikrine değer verilecek biri olmak… Hâsılı, zamanın büyük bir bilgesi olmak… Veyahut da Bediüzzaman’ın tâbiriyle “zamanın mühim ve hakikatli bir âlimi” olmak… Yıllar önce duyduğum o söz sayesinde, Bediüzzaman’ın sözünü daha iyi anladığımı, en azından zihnime daha iyi oturttuğumu hissettim. Fakat, sırada yeni bir soru vardı: “Risale-i Nur, insanı nasıl her şey hakkında fikir sahibi yapar?” Aslında modern zamanın pek anlayamadığı bir şeydi bu. Nasıl olurdu da birinin yazdığı eser, her şey hakkında fikir sahibi kılabilirdi? Bu sorunun cevabını da yine üniversite okuduğum yılların risâle okumalarında bulacaktım. Şöyle diyordu Bediüzzaman: “Her şeyin hakikati, esma-i İlahiye dayanır.” Risale-i Nur’da bu sözün izahı çok yerde çeşitli vesilelerle yapılır. Ve aslında Risale-i Nur, baştan başa bu hakikatin pratiğidir. Yani Bediüzzaman, Risale-i Nurlarla eşyanın hakikatini okumuş, bir “esmâ talimi” yapmıştır. Hani Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Âdem’i mazhar kıldığı “talim-i esma” (Allah’ın, kendi isimlerini öğretmesi) mucizesi vardır ya, onun bir yansımasıdır adeta. Hz. Âdem, “talim-i esmâ” ile her şeyin hakikatini öğrenmiş, her şey hakkında fikir sahibi olmuştur. Yine Peygamberimiz de (asm), “peygamberlerin seyyidi” olarak, aynı mucizeye daha mükemmel mânâda mazhar olmuştur. Ve kendisine indirilen Kur’ân da, bütün isimlerin azam noktada tecelli ettiği Arş-ı Azam makamından gelen bir İlâhî Kelam olarak, zeminde ve gökte gizlenmiş esma-i İlahiye hazinelerinin keşfedicisidir. İşte Risale-i Nur da, Kur’ân’ın bu asırdaki manevi mucizesi ve aynası olarak, bu mânâya mazhardır. Yani, eşyanın hakikatini gösterir. Her şeyde Allah’ın güzel isimlerinin tecellilerini görmeyi öğretir. Bu sayede, her şeyi ama her şeyi marifetullaha (Allah’ı tanımaya) bir pencere kılar. Ve onun bu Kur’anî yaklaşımı, insanı her şey hakkında fikir sahibi kılar. Hakikatli bir fikirdir bu. Eşyanın hakikatidir, özüdür. Bir anlamda “gerçek bilmek”tir. Zira Risale-i Nur, “insanlığın hakiki hikmeti” olan Kur’ân’ın aynası olmakla, insanlığa “hakiki hikmeti/gerçek bilgiyi” elde etme yolunu da açmıştır. Bediüzzaman’ın da, Risâle-i Nurlar için “Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir” demesi, işte bu “hakiki hikmeti” kazandırması sebebiyledir. Ne dersiniz, var mısınız “hakiki hikmeti” elde etmeye? Ve bu sayede “hakikatli bir âlim” olmaya? Her şey hakkında “hakikatli bir fikre” sahip olmaya? Öyleyse buyurun “anlayarak ve kabul ederek” okumaya! Ve de Peygamberî (asm) duâya: “Allah’ım! Bana eşyanın hakikatini göster!” (Bu makale 3316 kere okundu.) Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. | |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| İlim, hikmet, irfan mektebi: RİSALE-İ NUR |
| “İnsanı var kılan nedir? İnsanı ne yaşatır?” diye kendime sordum. Zihnimden ve hayalimden birçok kelime resm-i geçit yaptı. Hepsi de bir açıdan soruma cevap teşkil eder gibiydi. Fakat ben bu kelimelerden en hayatî olanını, en kapsamlısını seçmek istedim… |
| Devamı >> |