| Elim bir cinayetin hatırlattığı komşularımız: Gayrimüslimler |
|
|
| Yazan Mustafa Gökmen | |
| Thursday, 01 March 2007 | |
|
Dinimiz gayrimüslimlere Medine döneminde bizzat Peygamberimiz (asm) tarafından diğer din temsilcileri ile yapılan Medine Anlaşması (47 maddelik) ile çeşitli haklar vermiştir. Asr-ı Saadet döneminden itibaren, Müslümanların hakimiyeti altında yaşamayı "Millet-i sadıka" komşularımız Osmanlı Devletinde yer alan azınlıklardan Ermeniler de diğer toplumlara sağlanan bu geniş müsamahadan paylarını almışlardır. Bizans tarafından yıllarca baskı altında tutulan Ermeniler, Türklerin hakimiyetinde rahat bir nefes almışlardır. Orhan Gazi Bursa’yı fethedince Kütahya’da yerleşmiş olan Ermenileri ve dinî liderlerini Bursa’ya getirmiştir. Selçuklular döneminden itibaren Türklerin egemenliği altında yaşayan Ermeniler merkezi idare ile uyumlu bir tavır sergilemişlerdir. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra Bursa Bölgesi Metropoliti Piskopos Hovakim’i İstanbul’a çağırarak bir Ermeni Patrikliği kurmuştur. Hovakim’i İstanbul Ermeni Patriği olarak tayin eden Fatih, Süryanileri, Kıptileri, Gürcüleri, Kaldelileri ve Habeşlileri liderleriyle birlikte Ermeni Patrikliğine bağlayarak nüfuzunu da arttırmıştır. Ermeniler Türklerin hakimiyeti altında rahat ve sakin bir hayat sürmüşlerdir. Osmanlı Devleti nezdinde Ermeni milleti “millet-i sadıka” olarak görülmüştür. Onların dinî ve sosyal durumlarına müdahale edilmemiştir. Kendi mahkemelerini ve hapishanelerini kurmalarına izin verilmiştir. Askerlikten muaf tutulmuşlardır. Ticaret ve sanayi ile meşgul olmuşlar, şartları müsait olduğundan eğitim ve öğretime ağırlık vermişlerdir. Eğitim ve öğretim seviyesi yüksek olan Ermeniler sarayda önemli görevler üstlenmişlerdir. Özellikle uluslararası ilişkiler bakımından tercümanlık gibi işleri görmüşlerdir. Bugün dünyayı kasıp kavuran talan ve yıkım siyasetini uygulamadığı için Osmanlı Devleti asırlarca bu coğrafya insanını barış ve huzur içinde bir arada yaşatmasını bilmiştir. Azınlıklar, Tanzimat Fermanı (1839) Islahat Fermanı (1856) ile birlikte dış güçler tarafından Osmanlıyı bölüp parçalamak için kullanılmak istenmiştir. Uygulanan bu dessas siyasetin neticesi olarak ayrılık tohumları ekilmiş. Bu ayrılık tohumlarına karşı Osmanlı Devleti tabiî sınırlarına ulaşmanın da etkisiyle gerekli tedbirleri almakta zorlanmıştır. Alınan tedbirler de pek bir işe yaramamıştır. Osmanlı’nın mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti ise, ülkede çoğunluğu oluşturan Müslüman halka da, bu azınlıklara da uzun yıllar şüphe ile bakmıştır. Bunun yol açtığı sıkıntıların pek çoğu halen devam etmekte. Avrupa Birliği’ne girme hazırlığı içinde olan Türkiye’nin önüne “Azınlık Vakıfları Dosyası,” “Heybeliada Ruhban Okulu Dosyası” ve "Ermeni Dosyası" vb. konular getirilmektedir. Bu noktalarda yaşanan sıkıntıların aşılabilmesi için Osmanlı'nın engin hoşgörüsüne ihtiyaç vardır. İlişkilerin dönüm noktası... Tarih kayıtlarında Osmanlı-Ermeni dostluğunun bu şekilde 3 Mart 1878’deki Ayastefanos Antlaşmasına kadar sürdüğü kabul görmektedir. Bu anlaşma Ermenilerle ilişkilerimizde bir dönüm noktası olmuştur. Bütün Balkanları istila ve işgal eden ve İstanbul kapılarına kadar dayanan Rus Prensi Grandük Nikola ile yapılan bu anlaşma iki toplum arasındaki sarsılmaz bağların koptuğu noktadır. Çünkü Prens Grandük Nikola'yı karşılamak üzere harekete geçen Ermeni Patriği Narses, Ermenilerin isteklerinden oluşan bir listeyi Nikola’ya iletti. Bu listede esas olarak Ermenilerin yaşadıkları vilayetlerde ıslahatlar yapılması ve Müslüman halka karşı haklarının korunması isteniyordu. Bu istekler, esasından Ermeni toplumunun bütün hakları garanti altında olmasına rağmen Patrik Narses'in bu isteği Ayastefanos antlaşmasına ve daha sonra aynı yılın 13 Temmuz’unda imzalanan Berlin Antlaşması’na birer madde olarak eklendi. Rusya ve Batılı devletler, Osmanlı topraklarında nüfuz alanları oluşturmak için büyük bir fırsat yakalamışlardı. Onların gözünde 'hasta adam' olan Osmanlı'dan Ermeni toplumunu ayırmak için düğmeye basılmıştı. Zaten aynı taktikle 1800'lü yılların başında Rum milleti (Yunanistan'a bağımsızlık sağlanarak) 1829'da Osmanlı'dan koparılmıştı. Osmanlı Devleti, Hiristiyan tebanın tahrik edilerek iç işlerine karışılmasını istemediğinden 4 Haziran 1878’de imzalanan Kıbrıs Antlaşmasıyla, topraklarında yaşayan gayrımüslimler lehine ıslahatları gündemine alarak, bu konuda gelebilecek talepleri susturma kararı aldı. Ruslar Ermenilerin hamiliğine soyunurken, sıcak denizlere inme politikasını gizliyordu. Bunu sezen İngiltere ve Fransa da boş durmuyor Ermeniler üzerinden kendi çıkarlarına uygun stratejiler geliştiriyorlardı. Batılıların Ermenileri Osmanlıdan koparma planları 1800'lü yılların başına kadar uzanır. Osmanlı topraklarındaki Ortodoksluğun bir kolu olan Gregoryan Türkiye Ermenileri ile Protestan ve Katolik Ermenileri birbirine düşürüldü. 1820’de Katolik ve Gregoryan Ermeniler arasında çıkan bir tartışma sonucunda, Patrikhane saldırıya uğradı. Saldırıda dönemin patriği bile canını zor kurtardı. Yapılan incelemede yakalanan ve suçlu bulunan Ermenilerden 5'i idam edildi. Bazıları da sürgüne gönderildi. Fransa, İngiltere ve Rusya bu olayı siyasi malzeme yapmak için uluslararası zemine taşıdı. İsviçre’de Ermeni milliyetçiler tarafindan “çan sesleri” anlamına gelen “Hınçak” komitesi kuruldu ve komite kısa bir süre sonra İngiltere’ye taşındı. Hınçaklar, ilk hayali Ermenistan devletini kurdular. Bu hayali devletin sınırları içinde, Osmanlı’nın “Vilâyât-ı Sitte” adını verdiği, Erzurum, Van, Diyarbakır, Sivas ve Bitlis bölgesi giriyordu. Bu merkezlere bağlı olan Erzincan, Hakkari, Bingöl, Malatya, Amasya, Tokat, Giresun ve Ordu’nun bir kısmı da hayali Ermenistan’ın sınırları içinde görülüyordu. Hınçak komitesi hızla teşkilatlanarak, başta İstanbul olmak üzere Halep ve İzmir gibi büyük merkezlerde şubeler açmaya başladı. Bu arada Ruslar da bölgede kendi emellerine hizmet edecek Taşnak komiteleri oluşturdu. Bu şartlar altında 1978 yılındaki Ayestafonos ve Berlin Anlaşmalarına gelindi. Bu anlaşmalardan sonra özellikle doğu vilayetlerimizde olmak üzere çok sayıda Ermeni isyanı çıkarıldı. Hınçak ve Taşnak komiteleri harekete geçip Ermeni köylerini basıp katliamlar yapmaya, isyanlar çıkarmaya başladı. Osmanlı hükümet isyanları güç kullanarak bastırdı. Hınçak ve Taşnak komiteleri olayı Avrupa kamuoyuna taşıyıp, “Türkler Hıristiyanları katlediyor” propagandasına başladı. Doğu illerindeki isyanlar bastırılınca bu kez 30 Eylül 1895’de yüzlerce Ermeni Bâb-i Âli’ye (Başbakanlık makamına) karşı yürüyüşe geçti. Çıkan arbedede bir subay öldürüldü. İstanbul on gün boyunca olaylarla sarsıldı. Tarihe “Banka Vakası” olarak geçen Ermenilerin ikinci İstanbul isyanı 26 Ağustos 1896 günü Osmanlı Bankası'nın Ermeni tedhişçiler tarafından işgal edilmesiyle yaşandı. İsyanlardan sonra Trosak-Taşnak cemiyeti 7 maddelik bir bildiri yayınladı. Bildiride, Ermeniler Doğu Anadolu’da muhtariyet isteklerini dile getiriyorlardı. İstekler Sultan Abdülhamid tarafından reddedildi. Ancak Batılı devletler Ermenilerin bu talepleri desteklediklerini açıkladılar. II. Abdülhamid’e suikast girişimi 21 Temmuz 1905’te Ermeniler “Kızıl Sultan” lakabını taktıkları Abdülhamid’in öldürülmesi için harekete geçtiler. Taşnak komitesinden Hristofor Mikaeliyan ile kızı Robina ve bir Rus Ermenisi, özel olarak yaptırılmış bir arabanın içine 20 kiloya yakın ağırlıkta bir saatli bomba yerleştirerek Yıldız’daki Hamidiye Camisinin kapısına yakın bir yerde pusu kurdular. Bomba, Abdülhamid’in Cuma namazından çıkış satine göre ayarlanmıştı. Saati dolan bomba patlayınca ortalık savaş alanına döndü. 26 kişi öldü, 58 kişi yaralandı. Patlama sırasında Padişah II. Abdülhamid camide Şeyhülislam Cemaleddin Efendi ile sohbet ediyordu. II. Abdülhamid'e düzenlenen suikastın gerçekleştirilememiş olması Ermeni plânlarını altüst etti. Bu olayın ardından araştırmayı derinleştiren güvenlik güçleri korkunç bir tabloyu ortaya çıkardı. Bütün kiliseler birer cephanelik haline getirilmişti. Yapılan yargılanmanın sonucunda ağır cezaya çarptırılması gereken suikastçılar Sultan Abdülhamid tarafından affedilmiştir. 31 Mart olaylarından ve Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra Adana Ermenileri Bağımsız Kilikya Ermenistanını kurmak için isyan ettiler. Olaylar kanlı çatışmalara dönüştü. İttihat ve Terakki yönetimi, Adana’da Divan-ı Harp (askeri mahkeme) kurarak 50 Türk ve 3 Ermeni’yi idama mahkum etti. Yer yer devam eden Osmanlı-Ermeni çekişmesi I. Dünya Savaşı’nın başlaması ile farklı bir mecraya kaydı. Tehcir Kanunu hangi şartlarda çıkarıldı? Rus orduları 31 Ekim 1914’te Doğu Anadolu’yu işgale başladı. Bu işgalde Ruslara en büyük destek ve yardım bölgedeki Ermeni çetecilerden geldi. Ermeni tedhişçiler, Kars, Van, Muş, Erzurum gibi şehirlerde kadın-erkek, yaşlı-çocuk demeden Müslüman ahaliyi katliama tabi tutuyorlardı. Binlerce Müslüman doğudan batıya göçüyor; evini, toprağını, malını-mülkünü bırakıp yollara düşüyordu. Kimi yollarda ölüyor, kimi gurbette açlığa, yoksulluğa mahkum oluyordu. Aileler dağılıyor göç edemeyenler de işkence edilerek öldürülüyordu. İstanbul'daki İttihat ve Terakki hükümeti, Anadolu’yu teröre boğan bu gelişmelere karşı, 24 Nisan’da meşhur "tehcir" kararını aldı. Kararın içeriğinde bölgede yaşayan 16-55 yaş arasındaki bütün Ermeniler Bağdat demiryolu hattından en az 25 kilometre uzağa, şimdiki Suriye topraklarına göç ettirilecekti. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın emperyalist emelleri, yüzyıllarca barış içinde yaşamış iki toplumu birbirine düşman etmiş, yollarını ayırmıştı. Zorunlu göç, Mayıs ayının sonunda yerel jandarma ve mülki amirlerin kontrolünde basladı. Hükümet yayınladığı emirlerle kimsenin zarar görmemesi için talimat verdi. Fakat yapılan iş lojistik imkânları çok aşıyordu. Sonuç, beklendiği gibi olmadı. Çok sayıda masum insan yollardaki ağır şartlardan, pek çoğu da yetersiz beslenme ve bulaşıcı hastalık gibi sebeplerden öldü. Osmanlı hükümeti mütareke döneminde olaylarda ihmali görülenler hakkında soruşturma açtı. 1397 görevliyi cezalandırıp, 40 kişiyi idama mahkum etti. Savaş yıllarının çaresizliği içinde alınan bu plansız ve programsız 'göç ettirme' kararının sonucu şüphesiz tam bir trajediydi. Kararın asıl sebebi olanları ise Rusya, Fransa ve İngiltere ve onların maşası olan Taşnak ve Hınçak örgütleriydi. Ancak bu trajik olay hâlâ kaşınmaya devam ediliyor. Batılı güçler bir dönem kullandıkları Taşnak ve Hınçak örgütlerinin yerine daha sonra ASALA’yı ve ve başka örgütleri kullandılar. Türklere yönelik, başta ASALA olmak üzere Ermeni terör örgütlerinin saldırıları, 1973 yılında yeniden başladı ve aralarında diplomatlar, güvenlik görevlileri ve işadamlarının da bulunduğu 41 Türk vatandaşı öldürüldü. Ancak daha sonra bu saldıralar durdu. Hrant Dink'in öldürülmesi ile birlikte iki toplum arasındaki ilişkilerin bir şekilde sağlıklı bir zemine oturtulması gerektiğini ortaya koyuyor. Tarihte yaşanan acıları tazelemenin, kabuk bağlayan yaraları kaşımanın bir anlamı ve yararı yok. Ermeni diasporası da artık bu yaraları kaşımayı, 3T olarak formüle ettikleri, (Soy kırımın tüm dünyada tanınması, Türkiye'nin tazminat ödemesi ve Türkiye'nin doğu illerinden Ermenistan'a toprak verilmesi) gibi talepleri bırakması lazım. Artık günümüzde dünyanın şartları değişmiştir. Ermeni diasporası da bu değişimi görmeli. Türkiye'nin uzattığı ya da -uzatacağı- dost ve komşu elini sıkmalı. Avrupa'nın iki büyük toplumu Fransızlar ve Almanlar tarih boyunca defalarca savaştılar. Birbirlerinin topraklarını işgal ettiler. Ama bugün çok iyi birer dost ülke haline geldiler. Dostluk mümkünken düşmanlık niye? Yaklaşık bin senedir birlikte yaşadığımız Ermeni komşularımızla bizler niye dost olamayalım? Azınlık vatandaşlarımız dostluk köprüsü olabilir Diaspora Ermenileri ile, ülkemizde yaşayan vatandaşımız olan Ermenileri ayrı tutmamız gerekiyor. Aynı şekilde Diaspora'nın etkisi altında olan Ermenistan Ermenilerini de ayrı tutmamız gerekiyor. Türkiye 1999 depremine kadar Yunanistan ile de gergin ve mesafeli ilişkilere sahipti. Bu deprem sonrası iki ülke ilişkilerinde büyük yumuşama meydana geldi. Kısmî sorunlar devam etmekle birlikte artık "dostluk" ön plana geçti. Ders kitaplarındaki dostluğu zedeleyen bazı ifadeler çıkarıldı. Ve ilişkiler gelişerek devam ediyor. Batı komşumuzla sağlanan bu düzeyli ilişki aynı şekilde Kuzey Doğu komşumuz Ermenistan ile de sağlanmalı. Tarihi gerçekleri iyi bilmeliyiz ama aynı ölçüde ders almalıyız. Yoksa tarihi intikam aracı olarak görmemeliyiz. Kan davası gibi düşmanlık tohumları ekerek nereye kadar gidilebilir? Özellikle Türkiye'de yaşayan Ermeni, Rum ve diğer azınlık gruplarını komşumuz olan ülkeler ile ilişkilerde birer dostluk köprüsü olarak görmeli, öyle değerlendirmeliyiz. Mütakabiliyet esasında, bir hak verme alma anlayışı içinde meseleye bakmamalıyız. Mesela Yunanistan Batı Trakya'daki Türk azınlığa haklarını vermiyor, biz de Türkiye'deki Rum azınlığa haklarını vermeyelim" veya "Ermeni diasporası Türkiye düşmanlığı yapıyor. Biz de vatandaşımız olan Ermenilere baskı yapalım" şeklindeki bir anlayış, Türkiye gibi büyük ve köklü bir devletin anlayışı olamaz. Çünkü bizim mirasçısı olduğumuz tarih bizlere bunun tersini söylüyor. Fatih Sultan Mehmet devrin en kudretli padişahıydı. Neden o zaman bir Rum mimarla eşit şartlarda mahkeme huzuruna çıkıp mahkum oldu? Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un, "Tarihe tekerrürdür diyorlar/ İbret alınsaydı tekerrür eder miydi?" şeklindeki dizeleri bize tarihi ibret (ders) almak için okumamız gerektiğin söylüyor. Bediüzzaman: Gayrimüslimler idareci olabilir Bediüzzaman Meşrutiyet yıllarında Münazarat adlı eserinde kendisine doğu illerinde yöneltilen, "Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali oluyorlar. Nasıl olur?" sorusuna şöyle cevap vermişti: "Saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi... Zira, meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa, kaymakam ve vâli, reis değiller, belki ücretli hizmetkârlardır. Gayrımüslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farz ediniz ki, memuriyet bir nevi riyaset ve bir ağalıktır. Gayrımüslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, riyasetimize şerik ettiğimiz vakitte, millet-i İslâmiyeden aktâr-ı âlemde üç yüz bin adamın riyasetine yol açılıyor. Biri zayi edip bini kazanan, zarar etmez. ... "
Kuşbakışı Ermeni tarihi kronolojisi 1022- Ermeni topraklarının İmparator II. Basileios tarafından Bizans topraklarına katılması üzerine 40 bin Ermeni Anadolu'ya sürgün edildi. 1046- Ermeni hanedanları Bizans İmparatoru IX. Konstantin tarafından katledilerek yok edildi. 1054- Sultan Tuğrul Bey döneminde Selçuklulara bağlanan Ermenilere özerklik verildi. 1461- Fatih Sultan Mehmed, Bursa'daki Ermeni Piskoposu Hovakim'i (Ovakim) İstanbul'a getirterek kendisine Patrik unvanını verdi ve Ermenilere birçok haklar tanıdı. 1853- (22 Ekim) Ermeni Maarif Komisyonu kuruldu. 1876- Kurulan Mecliste Ermeni milletvekilleri de katıldı. 1877- (7 Aralık) Ermeni Milli Meclisi, Ermeni halkının askere yazılarak savaşa katılma kararını aldı. 1878- (13 Nisan) İstanbul Ermeni Patriği Nerses, İngiltere Dışişleri Bakanı Salisbury'ye gönderdiği muhtırada, Türklerle beraber yaşayamayacaklarını bildirdi. (13 Temmuz) Berlin Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya, Osmanlı Ermenileriyle ilgili 61. madde eklendi. (3 Ağustos) İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Salisbury, İstanbul Büyükelçisi Layard'a gönderdiği talimatta, Osmanlı Hükümeti'nin Doğu'da reformlara başlaması gerektiğini bildirdi. 1908- Ermenilerin Jamanak adlı gazetesi yayın hayatına başladı. İkinci Meclis açıldı ve Ermeni komitecilerden bazıları Millet Meclisi'ne girdi. 1915- (24 Nisan) Tehcir Kanunu çıkarıldı. 1920 (2 Aralık) Gümrü Anlaşması imzalandı. 1921 (16 Mart) Moskova Anlaşması imzalandı. (13 Ekim) Kars Anlaşması imzalandı. (24 Temmuz) Lozan Anlaşması imzalandı. 1975- (20 Ocak) ASALA (Gizli Ermeni Kurtuluş Ordusu) örgütü kuruldu. Bu örgüt Türkiye'nin diplomatik temsilcilerini ve TYH'nin bürolarını hedef aldı. 1991- (23 Eylül) Ermenistan bağımsızlığını ilan etti. (26 Aralık) Sovyetler Birliği dağıldı. 23 Eylül'de bağımsızlığını ilan eden Ermenistan fiilen ve hukuken bağımsız oldu. Bu tarihten itibaren dünyada tam bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdüyor. Türkiye ile sınır komşusu olan Ermenistan ile diplomatik ilişkiler olmadığı gibi sınır kapıları da kapalı. (Bu makale 7707 kere okundu.) Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. | |
Bu yazarın tüm makalelerini görüntüle |
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| "Ermeni çocuklarına ilişmeyin" |
| Saadetimiz Ermenilerle dostluğa bağlıdır Suâl: "Ermeniler zimmîdirler. Ehl-i zimmet, zimmettarlarıyla nasıl müsâvi olur?" Cevap: Kendimizi dev aynasında görmemeliyiz. Kabahat bizde. Tamamen zimmetimize alamadık, bihakkın adâlet-i şeriatı gösteremedik. Şeriat dairesinde, hukuklarını istibdâdın sünnet-i seyyiesiyle muhâfaza edemedik; sonra da istedik, kuvvetimiz kalmadı. Ben şimdi Ermenilere bir nevî zimmî-i muâhid nazarıyla bakıyorum. |
| Devamı >> |