| Başlangıcından günümüze Türkiye'de gazetecilik eğitimi |
|
|
| Yazan Mustafa Gökmen | |
| Wednesday, 20 May 2009 | |
Matbaanın icadı ile teknik açısından kolaylıklar sağlanan basının, gerçek anlamda ortaya çıkışı 17. yüzyılda Avrupa’dadır. Apoletli medya kitabının yazarı Ragıp Duran’ın tespitlerine göre, gazetecilik, Avrupa’da daha ilk baştan ticaret burjuvazisinin
çıkarlarına hizmet etmek ve ihtiyaçlarını karşılamak için doğdu. Gazeteciliğin önemli bir üstyapı kurumu haline gelmesiyle bu mesleki uzmanlık alanına akademisyenler de katkıda bulunmaya başladı. Basın denilince aklımıza ilk gelen yayın gazeteler olmaktadır. Dünyada modern anlamda ilk iletişim/gazetecilik eğitiminin ne zaman ve nerede başladığına gelince; dünyada bu işin 1908 yılında ABD’de Missouri Üniversitesi’nde kurulan gazetecilik okulunda başladığını görürüz. XX. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ABD’de profesyonel düzeyde eğitim veren gazetecilik okulu sayısı 100’e ulaşmıştır. Yine Duran’ın tespitlerine göre, Türkiye’deki manzaraya bakacak olursak Türkiye’de ilk gazeteyi Saray’ın (1831 Takvim-i Vekayi, II. Mahmud dönemi) çıkarmış olması yetmiyormuş gibi, ilk gazetecilerin çoğu da maaşlı devlet memurlarıydı. Bugün hâlâ özellikle taşranın orta ve küçük il ve ilçelerinde TRT ya da Anadolu Ajansı’nın muhabirliğini, vilayetin ya da Belediyenin kaleminde çalışan insanlar üstleniyor. İlk Türk gazetelerinin yayınlanmaya başladığı 19. yüzyılda gazetecilik daha çok yazarların, edebiyatçıların ve devlet adamlarının sürdürdüğü bir iş olarak karşımıza çıkar. Bu dönemde gazetecilik bir meslek olarak görülmemektedir. İlk dönemde gazeteciler bu mesleği bir eğitimden geçerek değil, usta-çırak ilişkisi içinde öğrenirlerdi. Bu durum Cumhuriyet döneminde devam etti. Basın tarihi üzerine çalışmaları bulunan Hıfzı Topuz'un tespitlerine göre, Türkiye’de gazetecilik eğitimi ile ilgili fikirler ilk olarak gazeteci Ahmet Rasim tarafından ortaya atılmış, fakat Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda gazetecilik eğitimi bakımından Osmanlı’dan bir miras devralınmamıştı. İletişim Bilimci Korkmaz Alemdar'a göre ise 1931’de çıkarılan Cumhuriyet döneminin ilk Basın Yasası gazetecilik yapanların ve özellikle sorumlu konumda olanların eğitimiyle ilgili bazı şartları yerine getirmeleri konusunda maddeler içeriyordu. Bu yasanın ilgili hükmü 1933’de kaldırılınca, gazetecilerin eğitimiyle ilgili çalışmalar da durdu. II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, dünyadaki ve Türkiye'deki değişmeler ile birlikte demokratikleşme hızlandı. Türkiye’de ilk özel gazetecilik okulunun açılması da bu döneme rastlar. 1948’de Müderris Fehmi Yahya tarafından açılan bu okulun adı “İstanbul Özel Gazetecilik Okulu”ydu. Bu okul, üniversite düzeyinde bir eğitim kurumu olmamakla birlikte, Türkiye’de açılan “ilk özel gazetecilik okulu” olması bakımından tarihî bir önem taşıyordu. Üniversiteden hocam olan basın tarihçisi Mehmet Nuri İnugur'a göre, “Matbuat âlemine ve iş hayatına hazırlıklı (donanımlı) eleman yetiştiren bir müessese olarak açılan okul, biri ortaokul üzerine 3 yıllık diğeri ise lise üzerine bir yıllık eğitim veren iki devreden oluşuyordu.” Okul,1963 yılında kapandı. Bugünkü İletişim Meslek Liseleri'nin o okulun daha gelişmiş şekli olduğunu söyleyebiliriz. 1938 yılında kurulan Türk Basın Birliği 1946 yılında kapatılırken, aynı yıl içinde çeşitli illerde gazeteciler cemiyetleri kurulmaya başlandı. İşte bu gazeteciler cemiyetleri, Türkiye’de üniversite düzeyinde gazetecilik eğitimi verilmesine ön ayak oldular. Türkiye’de gazetecilik eğitiminin başlamasında sırasıyla İstanbul ve Ankara Gazeteciler Cemiyetleri’nin büyük rolü oldu. İstanbul Gazeteciler Cemiyeti’nin girişimleriyle 1950’de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi bünyesinde kurulan Gazetecilik Enstitüsü'nde “gazetecilik eğitimi” başladı. Ankara Gazeteciler Cemiyetinin girişimiyle de 1965’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu'nda “iletişim eğitimi” verilmeye başlandı. İletişim eğitiminin başladığı 1965 yıl bir ileri düzeye geçişi ifade ederken meslekî eğitim açısından Türkiye’de üniversite düzeyinde gazetecilik eğitiminin başladığı 1950 yılı milat kabul edilir. Gazetecilik Enstitüsü’nün ilk ders programlarına bakıldığında, verilen derslerin, 1948’de açılan ve 1963’te kapanan İstanbul Özel Gazetecilik Okulu’nda okutulan derslerle benzerliği göze çarpar. Günümüze baktığımızda ise, Türkiye’de ülke genelinde batıdan doğuya, kuzeyden güneye yaklaşık 30 üniversitede gazetecilik ve iletişim eğitimi veriliyor. İletişim eğitimi devlet üniversitelerinde, vakıf üniversitelerinde verildiği gibi, özel eğitim kurumlarında yapılıyor. İstanbul, medyanın da merkezi olması sebebiyle devlet/vakıf üniversiteleri içinde en çok iletişim fakültesine sahip şehir olarak başı çekiyor. İletişim fakültelerinde daha ziyade genel kültür ağırlıklı dersler veriliyor. Akademik düzeyde genel iletişim bilgilerinin verildiği fakültelerde mesleki uygulama eksiklikleri göze çarpıyor. Okuldaki uygulama eksiklikleri genellikle mesleğin stajyerlik aşamasında giderilmeye çalışılıyor. Tabi bu süreç tahmin edildiğinden daha zor bir süreç oluyor. Ama asıl mesele okul bittikten sonra başlıyor. İletişim Fakülteleri’nden mezun olanlar, medya sektöründe tekelleşmenin artması nedeniyle, çoğu kez mağdur duruma düşüyorlar. Medya sektöründe teknolojiye yatırım yapılırken, teknoloji kullanabilen iletişim eğitimi görmüş insan gücü, fikir işçilerine yönelik [nitelikli kişileri işe alma, hizmet-içi eğitim yapılması ödüllendirme ve benzeri] hiç yatırım yapılmamakta. Yaklaşık son 30 yıldır sektörde teknolojiye yatırım, insan gücüne yatırıma göre hep önde gitmekte. Türkiye’de gazetecilik eğitiminin mesleki manada 60 yılı aşan bir geçmişi olsa bile, iletişim fakültelerinde iletişim eğitimi verenler yeterli sayıda değildir. Bu eğitimi görenlerin niteliği kadar, eğitimi verenlerin donanımı da tartışmaya açık bir konu. Doğrusunu söylemek gerekirse, Türkiye’de iletişim eğitimi verebilen kadrolar hâlâ çok sınırlı ve yetersizdir. Medya sektörü gazetecilik/iletişim eğitimi verilmesinde istekli olmakla birlikte, iletişim eğitimi almış olmayı makbul saymamakta, iletişim mezunlarını işe almakta isteksiz davranmakta ya da zorluk çıkarmaktadır. Bu durumda girişte ifade ettiğimiz usta-çırak ilişkisinin devam ettiğini göstermektedir. Yani medya mecraları "Mevlana tekkesi" gibidir. Her meslekten insan medyada çalışabilmektedir. Mesleki formasyon dikkate alınmadığı için medyadaki kalite de aynı ölçüde düşmektedir. Basın kuruluşlarının mesleki eğitimi katkısı İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’de Sedat Simavi, 1948’de Hürriyet’i, Ali Naci Karacan ise 1950’de Milliyet’i kurdu. Bu gazeteler basına yeni bir hava getirdi. Bu hareketlilik çerçevesinde, gazetecilik merkezi olan İstanbul’da “mücadele gazeteciliği” yerine “haber ve fotoğraf ağırlıklı” bir gazeteciliğe yönelme oldu. O zamana kadar daha çok “alaylı” olarak yetişmiş olan gazeteciler ile artık yetinilmeyeceği üzerinde durulmaya başlandı. Gazetecilik okullarının açılmasıyla birlikte basın camiasında "alaylı", "okullu" sürtüşmeleri başladı. Bu durum aradan geçen bunca zamana rağmen bir ölçüde halen devam etmektedir. Boyalı basın ya da malum medya denilen milletin değerlerine mesafeli medya, kendi fikri yapısına uymayan kişileri bünyesinde barındırmaz. Sadece dünyaya kendi gözlerinden bakan kişiler bu gazetelerde mesleklerini icra edebilirler. Bu dün böyleydi, yarın da böyle olacak. Öte yandan 1960’ların başında kurulan Kemal Ilıcak'ın Tercüman gazetesi Türkiye'de gazetecilik yetiştirme noktasında bir okul olmuştur. Bugün sağcı muhafazakâr kesimin etkin kalemleri bu gazetede yetişmiştir. Okul niteliğindeki bir başka gazetemiz ise 40. kuruluş yıl dönümünü kutlayan Yeni Asya'dır. Yeni Asya kuruluş yıllarında benimsediği "vatan sathını mektep yapmak" düsturundan hareketle basın camiasına çok sayıda ismi kazandırmıştır. Netice olarak basın kuruluşlarının günümüzde mesleki eğitime istenilen düzeyde destek olmadıklarını üzülerek ifade etmek zorundayız. Bir de radyo ve televizyonlarımız var. Onlar ayrı bir yazının konusu. İnternet gazeteciliği ise yeni bir kavram. Neticeleri görmek için biraz zamana ihtiyaç var. Bekleyip göreceğiz. (Bu makale 3125 kere okundu.) Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. | |
Bu yazarın tüm makalelerini görüntüle |
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Allah yaratır alet kullanmadan |
| -Evrim teorisine eleştirel bir yaklaşım ve yaratıcı zorunluluğu- Giriş: Ünlü filozof Aristo, kurbağaların bataklıklardan teşekkül edişini “spontane generasyon” diye isimlendirmiş, yani “kendiliğinden oluşma” şeklinde ifade etmişti. Aristo çok tanrılı Yunan mitoloji döneminden, tek tanrılı döneme geçişin filozoflarından biridir. |
| Devamı >> |