| Allah yaratır alet kullanmadan |
|
|
| Yazan Dr. Bahri Dayıoğlu | |
| Wednesday, 20 May 2009 | |
|
Giriş: Onun için “spontane generasyon” ifadesinin esasında “Demiurgos” diye adlandırdıkları, yani “marangoz veya mimar tanrı” inançlarıyla da ciddi bir ilişkisi vardı. Çünkü anlamından da anlaşılacağı gibi bu tanrı “Demiurgos” yaratıcı değil hazır bulduğu evren maddesini düzene koyandı. Böylece “kaos”dan “kosmoz”u (düzeni) meydana getirendi. İlah anlayışı böyle olan Aristo için kurbağanın çamurda kendiliğinden oluşmasından başka bir alternatifi zaten olamazdı. Evrim teorisinde ise yine yaratıcı olmaksızın önce tek bir hücre tamamen tabiat şartlarında oluşmuş ve bütün canlıların da ondan meydana geldiği varsayımları üzerine kurulmuştur. Dikkate alınmayan İlah’a karşılık tabiat İlahlaştırılmıştı. Cansız tabiatın canlı hücre yapması mümkün müdür? Bu günün bilgileriyle yeniden sorgulanmalıdır. İslam dininin Allah’a ait vahiy kaynaklı temel kitabı olan Kur’an ise Hz. Muhammed’le insanlığa sunulurken, İslam’ın İlah anlayışında da geniş detaylı mükemmel bilgiler getiriliyordu. İslam’daki İlah kısaca “hem yaratan, hem emredendi” (Araf, 7/54). O halde yaratma ve yönetme konusunda İslam’ın söyleyecek sözü vardı ve söylemiştir. “Biz insanı çamurdan bir sülaleden yarattık (Mü’minün 23/112). Yani Aristonun spontane generasyonu yerine Yaratıcının çamurdan yaratmasının mesajını veriyordu. Şimdi bu çalışmada evrimin hem tanımı ve hem de eleştirisel boyutu incelenirken “Yaratan ve Yöneten İlah’a” olan gereksinim konu bütünlüğü içerisinde özetlenmiştir.* Evrim Teorisinin Temel Kapsam Alanı ve Döneminde Avrupa Düşüncesi 1) Yeryüzünün herhangi bir sulu ortamında bir hücrenin tamamen tabiat şartlarının etkisiyle meydana gelmiş olduğunu varsayar. Bu etkin unsurlar arasında güneş ışınları, ultraviyole ışınları, şimşek çakmaları, volkanik araziler ve yağmur yağmaları yer alır. 2) Bu bir tek hücreden çoğalıp yeni nesiller verilirken kalıtsal değişimlerin oluştuğunu kabul eder. Güçlü kalıtsalları olanlar hayatta kalır, zayıflar ölür. Buna doğal seleksiyon (doğal seçilim) denir. 3) Evrim yaklaşımında yeryüzünde oluşan ilk canlılara basit canlılar denir ve basitten mükemmele doğru gelişim yapanların bir türden diğer türlerin meydana gelişine köken oluşturduğunu kabul eder. İşte buna evrim teorisinde “filogeni” denir. En çok eleştiri alan boyutudur bu teorinin. Evrim teorisinin babası Charles Darwin olup (1809-1882) 1859 yılında “Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeni Üzerine” adlı kitabını yayımladığında benimseyenler ile birçok bilim insanı ve kilise otoritelerince bitmeyen bir tartışmanın odağı haline gelmiştir. Evrim teorisinin ortaya konulduğu dönemde Avrupa’daki yaygın düşünceyi bilimsel tarih çerçevesinde konumuzla ilgili olarak şöylece özetleyebiliriz: 1) Felsefe bilimsel felsefe alanına dönmüştür. 2) Ampirik yani deneyselcilik bilimin temel öğrenme yolu olduğu esas alınarak denenemeyenleri bilimsel alanın dışına atılmıştır. Bilhassa mucizeler büyük eleştiri almıştır. 3) Dini bakış açısının bütünü bilimsel alandan çıkarılmıştır. Öyle ki Yunan mitolojisindeki tanrı ve tanrıçalara varıncaya kadar bilimsel kitaplarda isim olarak yer alırken dinle ilgili terimlerden eser kalmamış gibidir.. 4) Teleoloji denen varlıklardaki gaye ve amaçlılığı bilimsel yorum alanından çıkarmıştır. Böylece hikmet denen “gaye ve amaçlar” ve “varlık nedenleri” gibi konuları tartışılamaz hale getirmiştir. Bunun doğal sonucu olarak “ilimle” “hikmet” birbirinden öyle ayrıldı ki “hikmet” adeta lügatlerde görülen sahipsiz bir “kelime” haline getirildi. Evrim Teorisinin eleştirel boyutu Mantık ve felsefe açısından sorunludur. Öyle ki, Eflatun, Aristo, Farabi ve İbn Sina’dan kurulu bir jürinin önünde kendilerini zor savunurlar. Çünkü düzen yerine oluşum tesadüf üzerine oturtulmuştur. Mantıken eser-usta veya usta-eser ilişkisini yok saymaktadır. Bilimsellik açısından ispat edilememiş ve edileceği de ufukta görülmeyen ve bilimselliğin alanı içerisine girmek için ön şart kabullerinde varsayımlar hâkimdir. Bu milyonlara ulaşan “varsayımlar” bu teorinin bilimselliğini sorgulanır hale getirmiştir ve var olduğu müddetçe de devam edecektir. Sosyolojik açıdan da “gelişen ırk” ve “üstün ırk” anlayışına oturtulduğu için ırkçılığın gelişmesine zemin hazırlamıştır. Bugün büyük ölçüde geçmiş olsa da Siyahîlerin ABD’de karşılaştıkları muamele bunun tipik örneğidir. Hikmet açısından ise tam bir “red cephesidir”. Çünkü hikmette, varlığa biçilmiş hedefler, gayeler, amaçlar vardır. İlim dünyası da bunları esasında keşfetmektedir. Fakat ilim dünyasında hikmet konuşulamamaktadır. Hikmete girilirse Teleoloji ve Metafiziğe geçilir gerekçesiyle reddedilmektedir. Üniversitelerdeki öğretimin temeli hikmet ve gayeliliğe hiçbir geçiş imkanı vermemek üzerine kurulmuştur. Dini açıdan bakıldığında ise Yaratıcısız olarak varlıkların teşekkül ettiğine inanır. Onların içinde “ateist olmanın olağanüstü gururunu yaşayanlar” vardır. Bir de “Tanrıya inananları” var. Ateistler hadi görevlerini yapıyorlar. Peki bu inananlar kime ve nasıl bir ilaha inanırlar? Herhalde inandıkları yaratmaz veya yaratamaz. Veya başka türlü sormak lazım; şu inandıkları İlah ne iş yapar? “Evrim modeli yaratıcının modeli olamaz mı?” diye de soranlar, tartışanlar var. Nasıl olsun ki? Evrim modeli yaratılışı yukarıda geçtiği gibi ultraviyole ışınları, şimşek çakması, volkanik arazi, yağan yağmur gibi nedenlerle tamamıyla tabiata havale etmiştir. Hem de nasıl? İşte şöyle; bu dört unsurla oluşan organik moleküllerin toplandığı bir göl. Yani Oparı’nın meşhur çorbası demek olan Ursuppe ve buradan çıkan bir hücre… Diğer taraftan bunun cevabı yaratılışın terim ve terminolojileriyle önce ortaya konulmasıdır. Bu yılın Darwin yılı olması nedeniyle İslam dünyasından içi dolu çalışmaların yapılacağı bir fırsat olduğu kanaatindeyiz. Yaratılışın Kur’an boyutunu, İncil ve Tevrat boyutunu ve dünyada diğer inanç sahiplerinin açıklamalarını ortaya koymaları fevkalade ilgi çekici olacaktır. Basit canlı var mı? Evrim teorisinde önceki canlılara hep basit canlı demek temel bir kural halindedir. Basit canlı ne demektir? Neye göre kıyaslanınca basit olmaktadır? İşte bu basit olabilmeyi bir kaç örnekle tartışalım: Canlılar içinde en iyi araştırılanı E.coli bakterisidir. Bu bakteri 48 saatte optimum şartlarda 4.000 (dört bin) dünya kadar çoğalabilir. Böyle bir çoğalma sistemine sahiptir. Bu şu demektir; biz insanların yapamadığı bir mikroorganizmayı, bu hücre ikiye bölünürken bütün moleküllerine kadar sentez edebilmektedir. Bunun için gerekli zaman sadece 20 dakikadır. Şimdi bu canlıya nasıl basit denebilir? Hâlbuki moleküler biyolojinin temelleri bu tek hücreli canlıdan öğrenilmiş ve öğrenilmeye de devam edilmektedir. İşte toprak solucanı, milyonlarca senedir varlığını sürdürmektedir. Bu büyük başarı değil midir? Topraktaki köklerle, bakterilerle ve hayvan kalıntılarıyla beslenir ve toprağa çok değerli bir gübre bırakırlar. Evrimciye göre solucan basittir. Peki, ne olursa mükemmelleşmiş olacak? Balıklar omurgalılar sistematiğinde en basit canlı kabul edilir. Peki neden? Deniz, göl, su şartlarında onların gösterdiği tüm çeşitlilik; anatomik ve fizyolojik faaliyet dikkate alındığında nasıl olması gerekirdi ki “mükemmel” sayılsın? Bizce bu üç kritere göre değerlendirildiğinde söyleyeceğimiz şudur: “Balıklarda, basitlik mi var ki mükemmellik aransın”. Örnekleri çoğaltabiliriz. Hani bir deyim vardır “Her taş yerinde ağırdır” diye. Aynen bunun gibi, her canlı kendi yaşam ortamında kendine biçilen görev için en güzel şekilde yaratılmış ve gerekli ve yeterli donanımlara sahiptir. Bu nedenle o canlıların görevi değil bilmedikleri herhangi bir canlı olmak. Zaten ekolojik düzen her canlının kendi şekil, yapı ve fizyolojik aktivitesine bağlı kalması halinde devam edebilir. Zincirin bütün halkaları birbiriyle uyumludur. Bunun bozulduğu durumlarda ne tarz bir doğa faciasının meydana gelebileceğini tahmin etmek artık zor değil. Çünkü örneklerin yeterince bulunduğu bir yüzyılda yaşamaktayız. Bu kadar varsayım masallarda bile yok! Evrim varsayım üzerine kurulmuştur. Birçok varsayım bilimsel alanda değerlidir. Hatta olmazsa olmaz şartlarındandır. Evrim teorisinin de vazgeçemediği bu “varsayım”dır. Öyle ki, bunun sayısı bile belli değildir. Çünkü siz bütün canlı türlerini bir önceki canlı türünden ve sonuç olarak başlangıçta bir tek hücreye yüklerseniz tüm canlı türlerinin sayısı kadar “varsayım”a kapı açmış olursunuz. İşte bir örnek; bugün dünyada iki milyon tür canlı olduğu tahmin edilmektedir. Bunların bir önceki canlı türlerinden oluştuğunu kabul ettiğine göre bu en az iki milyon varsayımı kullanıyor demektir. Hani Türkçe’de “Dilin kemiği yoktur” denir. Demek isteniyor ki, her şeyi söyleme yetkisine sahip değilsin. Bazen insanlar konuştukları için batarlar. İşte bu boyutta varsayımlara oturtulmuş bir teori kendi giyotinini hazırlamış demektir. Evrim, işte böyle kendi hazırladığı bir giyotinin altında mevcudiyetini sürdürmektedir. Hatırlatmak isteriz ki, bu kadar varsayım masallarda bile yoktur. Onlar geçmiş yüzyıllarda insanın doğasına uygun hayal gücünün ümit dolu bakışını temsil eder. Evrimci bakış belirsizliği, tesadüfü, var-yok savaşında tıpkı vahşi hayvanların geyik sürülerini kovalaması gibi dehşet verici bir yarışı temsil eder. Evrim, natüralizmin bilimsellik maskesi altında 19. yüzyılda insanlığa sunduğu kalesidir. Bilimsellikten ziyade felsefidir. Bilim, din ve felsefenin ortak kesişenlerinde buluşma Bilim, din ve felsefenin ünlü filozof Kant tarafından tamamen ayrıldığı söylenir. Bu gün de öyle mi? Bu üç büyük alanın kendi kurvarında yürümesi, kendi alanlarında ilerlemesi, kendi metotlarını geliştirmeleri ve kendi kanun ve kurallarını keşfetmeleri şüphesiz ki devam etmektedir ve edecektir. Ancak bu üç büyük alanın müşterisi insandır. Bunların kendi alanlarında, kendi kalelerinde ve kendi adalarında tamamen ayrı düşünülmesi doğru değildir. Çünkü bunların ortak konuları, temaları ve kesişme noktaları vardır. Mademki bunların müşterisi insandır, insanın aklına gelen soruların hepsini sorma hakkı vardır ve nerede doğru cevabı buluyorsa alır ve almalıdır. Halbuki literatürlerde, kitaplarda ekstrem düşünceler okuyoruz; din alimleri bilimsel alandan bir bilgiyi kullanmak isterse ödünç mü alacak? Veya dini bir enformasyonu bir doğal bilimci kullanmak isterse o da onu ilahiyatçıdan “ödünç olarak mı talep edecek?”. Hâlbuki İslam dini bilimsel, felsefi ve metafiziksel alanlarla ilgili entelektüel boyutu fevkalade yüksek konular üzerine kuruludur. İslam dininin esası Kur’an ve Hz. Muhammed’in açıklamalarından müteşekkildir. Kur’an’daki sure adları bile fiziksel ve biyolojik isimlendirmelerle dikkat çekicidir. Güneş, ay, yıldızlar, demir sureleri vardır. İlk vahiy edilen ayet “İkra” yani “Oku!” ile başlar. Devamında embriyolojik bir terim yer alır ayette, adı surenin de adı olur. Arapçasıyla “A’lak”, Hz. Peygamberin açıklamasıyla “40-80 günleri arasındaki embriyonun adı”. Ayrıca 10’dan fazla peygamber ismi sure adı olmuştur. Dördüncü surenin adı “Nisa” yani “Kadınlar”dır. 19. surenin adı ise Hz. İsa’nın annesinin adı olan Meryem’dir. İfade etmek istiyoruz ki, İslam dininin temel kitabı Kur’an’da varlıkların içinde bulundukları sistemin ve düzenin nasıl mükemmel kurulduğunu insanlar incelemek için “emirle davet edilmekte ve teşvik edilmektedir”: “Fenzur” yani “Bakınız”; “Efela yetefekkerun”, “Neden tefekkür etmezsiniz?”; “Ya’kılun” yani “akıl erdirin”; “Yeşu’run” yani ”şuur ediniz” gibi bilginin öğrenilmesine emir vardır ve emirlerle davet vardır. Din bu fiziksel ve biyolojik malzeme ve varlıklardan bahsederken bir de manevi varlıklardan ve metafizik boyutlardan bahseder. Tabiattaki kanunlar ve kurallar; hayat, ruh, melek, cin, şeytan gibi manevi varlıklardır. Kur’an’da sebep sonuç ilişkisi hikmet-i İlahiye’nin tecelliyatı olarak o kadar dikkate verilir ki, bilimselliğin vazgeçilmezi olan gözlem ve deneysellikle hiçbir sorunu yoktur. Yukarıda geçen bilgiyi öğrenmedeki “emirler” işte bu gözlem ve deneysellik alanını da içerisine alır. Sebep-sonuç sistemlerinin Yaratıcı ile olan ilişkisini Bediüzzaman’dan dinleyelim: “Sebeplerle sonuç arasındaki uzun mesafede esma-i İlahiye birer yıldız gibi tulu eder (doğar).” Onun için bütün doğal bilimsel alandaki sistemlere kadar gelişen geniş enformasyon esasında “bine kadar esma-i İlahiye’nin” tecelliyatındaki detayları anlamaya imkân vermektedir. İkinci bir faaliyet tarzı vardır yüce Yaratanın. O da hiçbir varlığın olmadığında “yoktan varlığı yaratmasıdır (ibda).” Burada direkt kudretin tecelliyatı vardır. Bunu sebep- sonuçlu “hikmet tecelliyatı” takip eder. Bütün başlangıçlar için Cenâb-ı Hakk’ın faaliyeti “direkt tecelliyatıdır.” Bu ister “Big Bang”den önce olsun, ister ilk canlı atalarının yaratılışı olsun. Müfessir Hamdi Yazır “tabiattaki bütün düzenli kurallar başlangıçta birer istisna olarak doğmuştur” der. İşte bu Cenâb-ı Hakk’ın direkt tecelliyat alanıdır. Biz insanların gözleyebildiği ve inceleyebildiği her şeyde düzenli kuralların hâkimiyeti vardır. Bunların kanun ve kurallarını ilklerin veya başlangıçların yaratılışlarıyla birebir kıyaslamamak gerekir. Çünkü her başlangıcın kendine özgü kuralları vardır. Sonuç olarak; insanlığın mutluluğu ilim, din ve felsefenin kendi alanlarına bağlı kalarak, ancak kesişme ve buluşma noktalarında çatışmacı değil, birbirine destek vermesinde saklıdır. Burada ihtilaflı konular söz konusu olduğunda ortak aklın hakemliği ile çatışmacı duruşlar önlenebilir veya asgariye düşürülebilir. İnsanların görmek istediği de budur. Sistemlerden sistem kurucusuna Keşifler sayesinde “sistemler tespit edilmektedir.” Etrafımızdaki inceleme konusu olan her şey keşfedildiği oranda bilgimizin gelişmesine imkân vermektedir. Gün yüzüne çıkartılan her şey keşif ve buluş alanıdır. İnsanlar bir de mevcut malzemelerden yeni tasarımlar ve ürün geliştirerek icatlar yapmaktadır. Zamanımızda insanlığın ürettikleri 26.000 çeşit civarındadır. İcatta düşünme, tasarlama, parçaları üretme ve monte ederek sistem haline getirme vardır. Böylece her sistemde “akli bir emek” ve “efor” vardır. Teknoloji üreten firmalar ayrıcalıklı boyutunu “sistem kuruculuklarıyla” göstermektedir. Bu durumda insanlar iki farklı sistemi tanımakta ve geliştirmektedir. Biri keşif alanı olan “mevcut varlıklardaki düzen, aktivite, süreklilik, ince plan ve kanuniyet sırlarıdır.” Diğeri icat alanı olarak teknolojik ürünleri üretme ve sistemlerini kurmadır. Her ikisinde de insan baş aktördür. El, kol, ayaklar, göz, kulak gibi organlar ile bunlarla kullanılan araç ve gereçler de vardır. İnsanların keşfettiği alan Yaratıcı’nın kanun, kural ve yönetim alanına aittir. O bu varlıkları iki temel yaratma etkinliğiyle yapmaktadır. Biri yoktan, hiçten yaratma olan “ibda”, diğeri mevcutlardan olan “inşa”dır. Hem “ibda” hem de “inşa” Cenâb-ı Hakk’ın “icad” alanıdır. Bunların insanlarınkinden farkı “el, organ ve alet” kullanmayarak yapılmasıdır. Kur’an’ın ifadesine göre yaratma sadece Allah’a ait bir faaliyettir. Şimdi şu iki ayete dikkat edelim: Allah’dan başka yalvardıklarınız ise hiçbir şey yaratamazlar. Hâlbuki kendileri yaratılıp duruyorlar (Nahl 16/20) Ey insanlar! Size bir benzetme yapıldı; şimdi ona iyi kulak verin; haberiniz olsun ki sizin Allah’dan başka taptıklarınız bir sinek yaratamazlar, hepsi bu iş için toplansalar bile. (Hacc 22/73). Bu iki ayetten, ister herhangi bir şey ister bir sinek olsun, yaratılmış olanın asla yaratıcı olamayacağı ve yaratılışın tamamen Allah’a ait olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda insanlar yaratamayacaklarına göre, tabiat da asla yaratamaz, çünkü yaratılmıştır. O halde evrimin tabiata yüklediği bu yaratma görevi 150 yıldır başarıya ulaşamadığı gibi, bundan sonra da ulaşamayacaktır. İnsanların bilinmeyeni ortaya çıkarması demek olan keşif ve mevcut malzemelerden bir eseri ortaya koymak demek olan icat alanındaki başarıları yaratma alanıyla karıştırılmamalıdır. Çünkü Hz. Ali’nin, “Allah yaratır, alet kullanmadan” anlam dolu tanımından öğrenmekteyiz ki; yaratma alet ve organ olmadan varlığı vücuda getirme eylemidir. Onun için insanların alet ve organ kullanarak yaptıkları icat ve keşiflerden farklıdır. Bu tanımda iki unsur bulunmaktadır: Birincisi; yaratma yaratıcısız bir fiil değil, Allah’a aittir. İkincisi; Yaratma etkinliği bilinen mekanik faaliyet demek olan el, kol, alet, deney düzeneği gibi aracı enstrümanlar ile değil, Yaratıcı’nın sonsuz kudretiyle, kolay tasavvur edebileceğimiz gibi “Ol!” emri üzerine oturtulmuş yani metafizikseldir. Sonuç olarak; Yaratma maddeye metafiziksel bir etkinlik olan “irade” ve “emirle” yapılmaktadır. Yaratıcıyla varlıklar arasındaki ilişkiyi biz insanlar tanzim edemeyiz. Yalnızca öğreniriz. Nihayetsiz bir kudret, her şeyi ihata eden bir ilim ve her şeye hükmeden bir hâkimiyet ve neyi irade ediyorsa onun vücuda gelmesi yeterli olan bir İlah’ı anlamak için mekanik etkinlik bakışından kurtulup, vizyonumuzu ve ufkumuzu geliştirmek zorundayız. Kur’an’ın ve Resulü Ekrem’in İlah hakkında verdiği ana ders budur. 19. ve 20. yüzyıl bilimsel araştırmalar açısından fiziksel ve biyolojik varlıklara ait özelliklerin keşfinde adım adım ilerlemiş ve sistemler ile işleyiş tarzlarında önemli bilgilere ulaşmıştır. Kanaatimizce 21. yüzyıl ise alyuvarlardaki hemoglobinde yer alan demirin, süpernovada yaratılan demirle olan ilişkisinde olduğu gibi “sistemin kendisine” ve “sistemlerin diğer sistemlerle” olan ilişkilerine kadar bir tek ortak noktaya gelecektir. Bu da sistem ve sistemlerin “Kurucu”su olan Allah’dır. Böylece; asrımızda “ilim ile hikmet”, “bilim ile tefekkür” ve “yaratılış ile Yaratıcı” tekrar buluşacaktır. * Yaratılışın kendi terminolojisi içerisindeki ana konuları ilk insan ve eşinin yaratılışı ile ilk canlıların nasıl yaratıldığı gibi konular ileride bir kitap olarak yayınlanacaktır. (Bu makale 2628 kere okundu.) Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Allah yaratır alet kullanmadan |
| -Evrim teorisine eleştirel bir yaklaşım ve yaratıcı zorunluluğu- Giriş: Ünlü filozof Aristo, kurbağaların bataklıklardan teşekkül edişini “spontane generasyon” diye isimlendirmiş, yani “kendiliğinden oluşma” şeklinde ifade etmişti. Aristo çok tanrılı Yunan mitoloji döneminden, tek tanrılı döneme geçişin filozoflarından biridir. |
| Devamı >> |