Skip to content

Genç Yaklaşım Dergisi

Anasayfa
İstanbul fethi'nin (ne) anlamı var! Yazdir E-mail
Yazan Habib FİDAN   
Wednesday, 20 May 2009

İstanbul Fethi’nin her yıl dönümünde, İstanbul’u düşünürüm. Fethedilişini, tarihî gelişim ve dönüşümünü defalarca araştırmaktan usanmam. Sonunda “İstanbul madde ile mânânın iç içe girdiği bir şehirdir” düşüncesine varıyorum.

Bu düşünceyi söylerken, “İstanbul değişiyor, beton yığınları, gökdelenler vb. İstanbul’u çirkinleştiriyor; çarpık kentleşme bir ur gibi etrafını sarıyor, yaşam şartları ve standardı çok düşük” türünden serzenişler duymuyor değilim. Bütün bunlar her ne kadar asabîleştirse de İstanbul’un çehresini, yine de “Ruhumu eritip de bir kalıpta dondurmuşlar/ Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar” türünden dizeleri bana söyletmekten geri durmuyor İstanbul.

Bu yüzden İstanbul Fethi’nin idrak edildiği bu ayda (29 Mayıs); tarihi, mimarisi, musıkîsi, edebiyatı ve en önemlisi kutlu fethinin yüreğime nakşettiği mânâlar içinde dinlemek istiyorum İstanbul’u. “Çık tayy-ı zaman et açılır her perde/Bir devr geçir istediğin her yerde/Ben hicret edip zamanımızdan/Yaşadım İstanbul'u fethettiğimiz günlerde” diyen şâir misali, gönül gözüyle daldığım rüya âleminde cedlerin o mağrur ve vakur dolu mağfiret iklimine girmek, böylece dizelerde belirtilen madde ve mânânın iç içeliğini iliklerime kadar yaşamak istiyorum. Evet, madem “Niyet ve nazar, eşyanın mahiyetini değiştirir” sözünün hakikati var; o hâlde İstanbul’u, “İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, Onu fetheden asker ne güzel askerdir” kutlu hadisinin aydınlığında halelenen kutlu fethin kutlu kanatları altında nakış nakış işlenegelen İstanbul’u “Aziz İstanbul” olarak içimizde taşımaya engel ne olabilir ki?

Aslında İstanbul’u bir bir arşınlarsanız tarihin tozlu sayfalarında, asırlarca bir İslam ülküsü hâlinde dalga dalga büyüyen bu mübarek fethi hissedersiniz. Ve deyim yerindeyse, “Vur pençe-i âlideki şemşir aşkına/ Gülbang-i asmanı tutan pir aşkına” diye yükselen nidalar eşliğinde gözünü kırpmadan ilerleyen nice Ulubatlıların,“Ey leşker-i müfettihü’l ebvab vur bugün/ Feth-i mübin-i zâmin o tebşir aşkına” türünden hitaplara mazhar oluşlarını yüreğinizde duyarsınız. Allah’ın yolunda yürümek ve Hz. Peygamber’in (asm) işaret ettiği müjdeye nâil olabilmek imanıyla, canlarını satan nice mübarek yiğitlerin ellerinde Bizans burçlarında dalgalanan İslam medeniyetinin nazlı salınışını seyretmek, “Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan’dan” diyen şâir kadar huşu veriyor insana.

Hâl böyle olunca, sosyal hayatın keşmekeşliklerinden, ayrılık ve gayrılıklardan sıyrılarak, yüreklerin toplu vurduğu zamanlarda bu güzel coğrafya üzerinde adım adım işlenen bir vatan tablosunun İstanbul rıhtımında demir almak, “İstanbul’da kardinal (Latin) külâhı görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz” diyen Bizans ahalisinin İslam medeniyetinin engin hoşgörüsüne sığınma taleplerini kulaklarımızda duymak bize çok şey kazandırabilir. Hele ki; İslam âleminin içler acısı hâline, ülkesinin hile ve desiselerle kıskaca alınmasına şâhit oldukça, insan geçmişin şanlı zaferlerinin kimyasını ve gösterdiği inanç yüklü hedefi daha iyi anlama imkânı bulabilir. İşte İstanbul’un fethini idrak etmek ve fethin ifade ettiği mânâyı bilmek de bu türden bir şeydir. Nitekim İstanbul’un fethini her türlü önyargıdan uzak bir şuurluluk hâliyle anlayan, “Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını”ndan bir parça olduğunu hisseder ve söz gelimi, fethin hemen ardından İstanbul’a girip de tepeden İstanbul’a bakan Fatih’in, gördüğü şehrin harabe hâli dolayısıyla, “Tez zamanda bu şehir mamur edile” diye buyurduğu fermanla, “İslambol’u aç, gülzar yap!” vasiyetinin gerektirdiği bağlılık içindeki bir ruh hâline bürünür.

Bu ruh hâli “mazinin ruhuna nüfuz etme kabiliyetine sahip olmak” diye nitelendirilebilir. Ve bence ancak mazinin ruhuna nüfuz etme kabiliyetine sahip olanlar ân içinde sağlıklı değerlendirmeler yaparak, gelecekle ilgili birtakım yönergeler sunabilir. Bu bağlamda, İstanbul’un Fethi’nde bir çınarın gölgesindeki üç yapraklı yonca misali parlayan Fatih Sultan Mehmet, Ulubatlı Hasan ve Akşemseddin, günümüzde nice anlamlar çağrıştıracak nitelikte.

Bana öyle geliyor ki, Fatih Sultan Mehmet, Ulubatlı Hasan ve Akşemseddin bir blok hâlinde “ilim, irade ve kudret” sıfatlarıyla teçhiz olup yükselen bir medeniyetin sac ayaklarını temsil eden birer semboldür. Mesela Akşemseddin (Tabiî Akşemseddin’le birlikte Fatih’i yetiştirmiş hocaları da unutmamak gerekir) olmasaydı, belki de mükemmel bir yetişme dönemini geçiremeyecek olan Fatih, ideal bir bilgi, karakter, yetenek ve beceriye ulaşamayacaktı. Dolayısıyla da Fatih’in şahsında sembolleşen irade, yönü belli olmayan bir irade de olabilirdi. Oysa bu irade Akşemseddin’in tezgâhından geçerek, müspet ilmin istikamet verdiği güçlü bir irade olarak ortaya çıkmıştır. Evet; ilimsiz irade sönük kalacağı gibi, iradesiz ilim de uygulamaya konamaz.

Peki ya sacın üçüncü ayağı? Bu da Ulubatlı Hasan’da, yani yeniçeride anlam bulan kudrettir. Evet, ilimle teçhiz edilmiş çelik bir iradeniz olabilir; ama ona ancak kudret hayat verebilir. Öyle bir kudret ki, müspet ilimle teçhiz edilmiş çelik iradenin, gerektiğinde, balyozu olabilir. Bir bakıma eli, kolu ve ayağıdır.

Tüm tarihimiz irdelendiğinde, “ilim, irade, kudret” dediğimiz bu üç simge ayrıldığında nasıl gerilediğimiz ve hatta yıkılmaya doğru gittiğimiz ortaya çıkar. Mesela Genç Osman ne kadar çelik bir iradeye sahip olsa da ilmiye sınıfı ve yeniçeriler bozulduğu için başarılı olamamıştır. Koçi Bey gibi devlet ricali, kötü gidişatı durdurabilmenin çaresini ilmî risalelerinde gösterseler de gerçekleştirecek irade ve kudret olmadığından başarı elde edilememiştir.

Unutmayalım: Yeni neslin en asli görevi; maziyi bilmek, mazinin eşsiz parıltılarını tanımak ve bugünde irdeleyip en sağlıklı bir şekilde geleceğe taşımak gibi bir misyon üstlenmektir. Bu, her an binicisini sırtından atmaya meyilli huysuz bir at gibi olan vatan coğrafyamızda, ilelebed pâyidar olmak için şarttır. Bu bağlamda İstanbul’un fethi de mazimizin bilinmesi ve bildirilmesi gereken nâdide parıltılarındandır. O hâlde her vatan evladının, binlerce yıllık birikimiyle nice medeniyetlerin yığıldığı bir kültürler mozaiğinin ihtişamı içinde duran İstanbul’u tarihi, mimarisi, musıkîsi ve dahi edebiyatımıza aksi itibariyle fetih penceresinden tanımak ve tanıtmak gibi bir sorumluluğu vardır.

Evet, dünya döndükçe tarihimizin şanlı sayfalarından birisi olacak ve yüzyıllar geçse de kutlu fetih olarak idrak edilecek İstanbul’un Fethi, zemherir ortasında bir gülün yaprağında duran inci tanesine benzer çiğ tanesi gibi bize gülümsemeye devam etmekte. Ve bizi, durmadan mazinin ibret dolu sayfalarına davet etmekte. Maharet, o tozlu sayfaları şuurla silkeleyebilmekte…


(Bu makale 3264 kere okundu.)

Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir.

Habib FİDAN
Yazar hakkında:
Kendisi şu ana kadar bize biyografisini göndermediği için ayrıntılı bilgi veremiyoruz...
 

Yorum ekle

Küfür, hakaret ve beddua içeren yorumlar değerlendirmeye alınmamaktadır.
Lütfen imla kurallarına uyalım, sadece BÜYÜK harflerle yazılan yorumlar yayınlanmaz.


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >

Anket

Ergenekon operasyonu derin devleti temizleyecek mi?
 

KAPAK KONUSU

Allah yaratır alet kullanmadan
-Evrim teorisine eleştirel bir yaklaşım ve yaratıcı zorunluluğu-   Giriş: Ünlü filozof Aristo, kurbağaların bataklıklardan teşekkül edişini “spontane generasyon” diye isimlendirmiş, yani “kendiliğinden oluşma” şeklinde ifade etmişti. Aristo çok tanrılı Yunan mitoloji döneminden, tek tanrılı döneme geçişin filozoflarından biridir.
Devamı >>

Üye Girişi






Sifremi unuttum !
Siz de bize katilin? KAYIT Olun

Kimler Online

Su anda 3 ziyaretçi çevrim içi

İstatistikler

Üyeler: 560
Haberler: 612
Baglantilar: 7
Ziyaretçiler: 5750983