| Bilmemekten bilmeye doğru yolculuk |
|
|
| Yazan Senem Uluhan | |
| Wednesday, 20 May 2009 | |
|
Bilmezlikten bilmeye doğru giden bir yolculuk olarak tanımladım albümümde hicreti. Açacak olursam; Allah’ı bilmemekten bilmeye doğru giden yolculuğu ben yaşadım, elhamdülillah. O yolculuğu anlatmak istedim, bu isimle… Giriş: “Bir zorlu yolculuktur hicret, bilmezlikten bilmekliğe giden. Sırtında çağın ağrısı, yürüyebilmek Yunus gibi” Kendini Muhacir olarak da isimlendiren Hicret mahlasını kullanan Kağan….. . “Muhacir böyle bir şehirde açar gözlerini dünyaya. Karanlıkta. Muhacir’in aydınlığa çıkışını sağlayacak iki kapısı vardır. Aklı ve kalbi” der. Aklının modern ilaçlarla ağulandığını kalbinin de kirlilikten karardığını ifade eder. Ancak onun soruları vardır. Soruları karanlıktan ışığa taşır adım adım Muhacir’i. Aydınlığa yaklaştıkça yol daralır, toz toprak olur, kar kış olur, zor olur. Buna rağmen, "İçimde yeşeren bir vadi var kuytuda/kimsenin bilmediği sonsuz uzaklıkta/ ne korku var ne de kaygılar çağıldayan sularda/ yükselir de göğe usulca/ süzülür ruhumun loş odalarına" sözleriyle ümitlerini ileriye taşır. Hicret, Yunus Gibi albümüyle kendi “hicret”inden kesitler sunar. “Bir adam vardır bu hikâyede/ ve iki kasaba/ ve bir yol/ Yol uzun/ yol karanlık/yol toz/ toprak, kar, çamur” diyerek başlar “Bir hicretin anatomisi”ne. Bulunduğumuz dönemi ele geçiren köhne müziklerden biraz olsun uzaklaşabilme adına, kaliteli olana yolculuk da "hicret" der, başka bir deyişle. "Sufi rock" olarak adlandırır tarzını Hicret. Dervişane sözleri rock müzik armonileriyle tamamlar. Yer yer blues rifleri kullanır, kimi zaman da jazz. Pink Floyd ve Yunus Emre'yi bir potada eritmeye çalışır. Ne kadar başarılı olduğuna siz karar verin efendim… Unutmadan albümün www.yunusgibi.com isimli bir sitesi de var. *
-“Yunus Gibi” albümünü siz bize tanıtmadan evvel, Hicret nereden gelmiştir nereye gitmektedir? Kendinizden bahseder misiniz? Albüm nasıl ve nereden çıktı? Bismillahirrahmanirrahim! Hicret öncelikle kendini tanıyabilmiş midir ki, kendini tanıma yolculuğunda kendini tam anlatabilsin. Hicret tahmin edildiği gibi gerçek ismim değil. Mahlas olarak kullanıyorum. Ama ciddi anlamda hicret geçirdiğim için bu mahlası seçtim. Bunun üzerinde bir kaç kelam etmek isterim. Bilmezlikten bilmeye doğru giden bir yolculuk olarak tanımladım albümümde hicreti. Açacak olursam; Allah’ı bilmemekten bilmeye doğru giden yolculuğu ben yaşadım, elhamdülillah. O yolculuğu anlatmak istedim, bu isimle. Önceki yaşamımdan bahsetmiyorum. Benim doğum günüm Hicret’e başladığım andır diyorum. O andan itibaren kendimle ilgili birkaç cümle kurabiliyorum. Müzik hayatını aslında bırakmıştım. Müzikle geçinmiyordum. Asıl işim tasarımcılıktı. Çok rahmetli bir tevafukla, Engin Noyan’la tanışmak nasip oldu. Biraz onun iteklemesiyle bir albüm yapmaya karar verdim. Daha önce de beste yapardım, ama albüm olması için çalışmazdım. Sadece biriktirirdim. Engin Noyan’la tanıştıktan sonra, Mevla’m da nasip etti, besteleri derleyip toparlayarak bu hale getirdim. -Anlıyoruz ki, hayatınızda farklı pencereler açılmış. Oradan gelen farklı fısıltıları da aksettirmeye çalışmışsınız. Kendi hicretiniz başta olmak üzere… Arayışta olan başkaları da sizden birçok şey bulacaklar. Bulduklarında da onların da hicreti başlayacaktır… O kadar güzel sözcükler kullanıyorsunuz ki, ben kendimi bunlarla tanımlayamıyorum. Amacım farklı nefesleri dile getirmekti. Albümdeki şarkıların tarzlarının da farklı olmasının sebebi bu. Yani farklı bir yolculuktan geçmiş olmak. Allah biliyor, en büyük isteğim o hicreti başkalarının da yaşaması. -Albümünüz bir tasavvuf ya da ilahi albümü değil. Yunus’tan beslenen, onun sözleriyle harmanlanmış, farklı yorumlanarak sunulmuş bir albüm diyebilir miyiz? Çok doğru bir tanımlama. Bu konuda, Yunus Emre diyince; o kadar güçlü bir ses ki, sesi asırları aşıp geliyor. Duymamak imkânsız. Duymamak için ya sağır ya da kulaklarınızı tıkamış olmanız gerekli. Ben elimi kulaklarımdan çekip o sesi duydum, Allah’ın izniyle. -Tasavvufta sözde değil özde yaşamak, hissetmek, konuşmak vardır. Son dönemlerde yapılan müzik ve sanat eserleri adına farklı çalışmalar ortaya konuluyor. Sözde değil özde yapılanlar fark ediliyor zaten. Siz, hicrete yeni başlayan biri olarak bu anlamda ne söylersiniz? Farklı bir şeyler yapmak için yola çıktığımdandır ki, farklı eserler ortaya koyanların arasında yer alıyorum. Orayı savunuyor olmak kendimi savunuyor olmak anlamına geleceği için, çok fazla üzerinde durmuyorum. Sizin kullandığınız sözcüklere, “İnşallah!” diyerek, destek veriyorum. Evet, çok farklı şeyler yapılıyor. Belki de yüzyılların yanlışları ilk kez çatırdıyor. Yanlışlardan dönülüyor. Duvarları yıkmaya çalışmıyoruz. Duvara konulan harçlardan farklı ve daha iyi harçlar koymaya çalışıyoruz. Özellikle gençlerimizi yakalayabilecek, tutabilecek, duvara yerleştirebilecek daha farklı harçlar koymaya çalışıyoruz diyebilirim. -O harçlar hakikaten özden ise, sağlam olur. Çatlaklardan artık bir şeyler sızmaz da, insanların kafası karışmadan doğru şeyler doğru yerlere ulaşır. Gönüllerden yankı bulur. Albümünüzde Mehmet Akif’in Süleymaniye Kürsüsü şiiri var. Bu esinti nereden geldi? Mehmet Akif’i malumdur ki, İstiklal marşıyla biliriz. Biraz araştırmaya başlayınca, “Bir iki şiirini okuyacağım, başkasını okumayacağım” diyen bile, Süleymaniye Kürsüsü’ne mutlaka ulaşır. O kadar anlamlı, o kadar sarsıcı bir eser ki… Dönemin İstanbul’unu tarif ediyor ve muhteşem bir taşlama. Sözcükleri alıp bugünkü İstanbul’a koyuyoruz, aynı güzellikte, aynı uygunlukta yine muhteşem bir taşlama. Bu benim dikkatimi çekti. “Bundan sonraki albümlerimde de bir tane taşlama bulunsun” dedim. Yunus Emre’nin çok güzel bir taşlaması vardır. İkinci albümüme onu koymayı düşünüyorum. -Mehmet Akif’in belirli bir ruh halini yaşayarak yazdığı Süleymaniye Kürsüsü’nden yıllar sonra, siz de onu okuduğunuzda aynı halet-i ruhiyeyi süzebiliyorsunuz. Kesinlikle. Birebir hem de. -Aslında arada o kadar çığır açıcı farklar yok diyebiliriz… Sanatçının ileri görüşlülüğünden mi, evrensel olmasından kaynaklanan bir durum mudur, nedir; tasviri bile uyuyor gerçekten. Yol alınmamasından değil, mutlaka yol alınmıştır, ama Mehmet Akif sadece yolla değil, gönlüyle bakabilen bir insandır. -Albümde üç eser haricinde söz ve müzik size ait. O üç eserin ise besteleri size ait. Hangi ruh halidir ki, bu sözler çıkmıştır gün yüzüne? Mahlas olarak Hicret’i kullanmamın sebebinden yukarıda bahsetmiştim. Hicret’i de anlatmak istedim. Sadece isim olarak oraya yazmak yeterli değildi. Albümün adı Yunus Gibi. Evet, o da demek istediğimi bir nebze verdi. Hicret’i nasıl anlatacaktım? Şarkılarımla yolculuğumu anlatmalıydım o zaman. Ve şarkılarımın dizilimini o şekilde yapmaya çalıştım. Yani birinci parçadan sonuncu parçaya doğru gidildikçe, aslında bir yolculuk anlatılıyor. Onu aktarmaya çalışıyorum. Bilmem ne kadar fark ediliyor, ama şöyle söyleyebilirim: İlk parça olan “aşk” hiç bir şeyden haberi olmayan birinin ruh halini anlatıyor. Hiçbir şey önemli değil. Sadece aşk var. Çok büyük bir tevafuktur ki, âlem aşk üstünde dönüyor gerçekten. Şimdi biliyorum ki, Allah aşkı üzerine dönüyor. Bilmeyen biri için sadece aşk sözcüğü geçerli oluyor. Bu bilmezlikten sonra ikinci parça “İstanbul” ile çevrenin birazcık farkına varmış bir insan, üçüncü parça da ise, sonraki aşaması; “travma.” Oradan çıkıp savaşlarda ölen çocukların farkına varma. O duyarlılığa sahip olmaya başlama durumu. Dördüncü parça “gemiler” ile içi soru işaretleriyle dolmuş bir insanın ruh hali. Albümde en sevdiğim parçadır gemiler. Beşinci parça olan “Nefs”te ise, insan kendi nefsinin ve o nefsin ne kadar büyük bir düşman olduğunun farkına varmış ve onu anlatan bir ruh hali. Altıncı ise “tövbe.” O bilmezliklerden geçip tövbe etmiş bir insanın hali. Yedinci de mutluluğa ermiş bir insanı anlatır. Diğer parçalarda o yolculuğun hicretin son aşamalarıdır. -Burada farklı bir senaryo var, değil mi? Evet, doğru. -Bireylere bakıldığında herkesin kendine özgü yolculukları var. Belki de ömürlerinin yarısında yeniden doğuyorlar. Siz de yeni doğduğunuzdan bahsettiniz. Eserlerin sırasından bahsedince, ortaya çıkan senaryoya bağlı olarak, ikinci albümde dinleyenleri ne bekleyecek? Her insan bir senaryo. “Hayatımı yazsam roman olur” klişesinin yanına ekleyelim bunu. Bir sonraki albümün adını “Su” koymayı düşündüm, Allah’ın izniyle. O da şundan çok etkilenmişimdir; suyun döngüsüyle insanın döngüsü birbirine çok benziyor. Meal okumaya başladığımda ilk fark etmeye başladığım şeylerden bir tanesidir. Su ile ilgili ayetlerde, suyun dönüşümünün yanında insanın dönüşümünü de düşündüğünüz zaman karşınıza aynı şeyler çıkıyor. Doğuyor, büyüyor, ölüyor. Su da aynı aşamayı geçiriyor; buharlaşıyor, bir yoğuşma oluyor, tekrar toprağa dönüyor, denize süzülüyor ve tekrar buharlaşıyor. Aynı insan gibi bir döngüye giriyor. Bilmeyenler senaryoyu burada bitiriyor. Ama biz inanıyoruz ki, ölümden sonra bir hayat var. -Şöyle bir satır arası da var; hiç biri yok olmuyor. Evet, yok olmuyor. İşte bu yüzden ikinci albüme “Su” ismini koymayı düşünüyorum, inşallah. Şarkılar da ona göre; bu döngüyü, insanı, Allah aşkını anlatan şarkılar doğal olarak. Suya ve bize o ömrü verene ithaf edilerek.
-Gemiler eseriniz en sevdiğim eser dediniz. Dinlediğimde bende çok farklı açılımlara neden oldu. Albümün ismi Yunus gibi… Ancak ondan iki eser var. Neden Yunus gibi? Yunus Emre’ye muhabbetten midir, yoksa o manayı taşımasından mıdır? Yeni bir şeyler söylemek gerekli diye düşünüp yola çıkmıştık. Yunus’a olan muhabbetten kaynaklanarak o ismi koyduk. Yeni şeyler yaparken eğer çok fazla Yunus Emre’ye girseydim, bu sefer Yunus Emre ile fazla özdeşleşecekti. Belki de yeni olma vasfını yitirebilecekti. Ondan korktum açıkçası. -Yukarıda demiştik ya, son zamanlarda tasavvufa dair birçok eser piyasaya çıkıyor. Kimisi özden kimisi sözden. Sizin burada bir gayeniz var. Başlı başına Yunus olsaydı sanırım hicret maksadına ulaşamayacaktı? -İkinci albümün adını su olduğunu söylediniz. Bu da illaki zaman alacaktır. Yunus Gibi daha çok yeni çünkü. Eleştiri ve yorumlar muhakkak olmuştur, olacaktır. Bu anlamda siz nelerle karşılaştınız? Dostum Mehmet Yaşar’ı burada anmak isterim. Eskilerden çok güzel bir sözü hatırlattı. Omzumdaki akrebi öldürmek; ben senin omzundaki akrebi öldürdüm, omzun biraz acıyacak. Sen buna katlan. Akrebin zehri yerine bu acıya katlan. Eleştiri böyle bir şey gerçekten. Eleştiri acıtabilir. Acıtsın da zaten. Eğer o akrepten kurtulacaksam amenna. Başımın üstünde yeri var. Eleştiriler oluyor. Yüzdeye vurmam gerekirse yüzde 95 olumlu eleştiriler alıyorum. Belki hep yakın çevremden olmasında kaynaklanıyor. Belki de gerçekten beğenilecektir. Detaylarda negatif eleştiriler aldım. Sadece detaylarda kaldı. Örneğin tasarımıyla ilgili. Müzikal yönden eleştiriler hep olumlu oldu, Allah’a şükür. -Bu eleştirilerde sonraki albümler için ufak taşlar olsun. Olumlusuyla olumlusuzuyla eleştirileriniz Hicret’i besleyecektir muhakkak. Dileriz albümünüz anlaşılma noktasında çok güçlük çekilmez. Şu günlerde anlaşılmaya o kadar ihtiyaç varken ulaşması gereken yerlere ulaşsın, gönüllerde tam anlamıyla hedefe varsın. Teşekkür ederim.
(Bu makale 2926 kere okundu.) Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. |
| Sonraki > |
|---|
| Allah yaratır alet kullanmadan |
| -Evrim teorisine eleştirel bir yaklaşım ve yaratıcı zorunluluğu- Giriş: Ünlü filozof Aristo, kurbağaların bataklıklardan teşekkül edişini “spontane generasyon” diye isimlendirmiş, yani “kendiliğinden oluşma” şeklinde ifade etmişti. Aristo çok tanrılı Yunan mitoloji döneminden, tek tanrılı döneme geçişin filozoflarından biridir. |
| Devamı >> |