Skip to content

Genç Yaklaşım Dergisi

Anasayfa arrow KAPAK arrow Kâinattaki hassas dengeler
Kâinattaki hassas dengeler Yazdir E-mail
Yazan Prof. Dr. Taşkın Tuna   
Tuesday, 16 June 2009

İçinde bulunduğumuz 2009 yılını Birleşmiş Milletler (BM) “Dünya Astronomi Yılı” olarak kabul etti ve tüm üye ülkelerde astronomi ile ilgili etkinliklerin yıl boyunca sürdürülmesi tavsiyesinde bulundu.

Gerçekten dünya bilim tarihinin belki de en önemli buluşlarından biri, ünlü İtalyan bilimcinin 7 Ocak 1609 yılında kendi yaptığı bir teleskopla Jüpiter gezegenini, gözlemesinden tam 400 yıl geçti. O zamandan bu yana astronomi ile birlikte fizik, kimya, biyoloji, kozmoloji ve yer bilimleri dediğimiz atmosfer-jeoloji ve hidroloji olağanüstü gelişmelerle bilim tarihinin önemli buluşlarına ve keşiflerine katkıda bulundu. Nihayet insanlık Ay’a ayak bastı ve böylece uzay çağı başladı.

Bilim ilerledikçe bilmediğimiz ne kadar fazla konunun varlığını da idrak ettik. Her yeni keşif, aslında yeni keşiflerin ve araştırmaların sürdürülmesine neden olurken, mikrokozmosdan, makrokozmosa kadar her yer ve zamanda akıl almaz bir nizamın; olağanüstü bir görüntünün ve şaşmaz bir plânlamanın nefes kesen sonuçlarının varlığına şahit olduk.

Nizam, intizam, denge ve ahengin sarsılmaz ve değişmez prensipleri, bize efsaneler kadar heyecanlı, masallar kadar meraklı ve destanlar kadar sarsıcı sonuçlarını sergilediler. Görebilen bir göz için tek bir maydanoz yaprağındaki hassas dengeler ve hikmetler bile ne kadar anlamlı, ne kadar muhteşemdir. Aşağıda özet olarak sıralamaya çalışacağımız bu hassas dengelerin sadece birkaçını vereceğiz. Bunları arttırmak kuşkusuz mümkün ise de, biz sadece sınırlı sayıda olanlarını seçtik:

Eğer Sistemimizde birden fazla güneş olsaydı, ne olurdu?

Dünyanın yörüngesi alt üst olurdu.

Eğer güneşimiz şimdikinden daha yaşlı veya daha genç olsaydı neler olurdu?

Cevap: Daha genç olsaydı yakıt için gerekli olan kararlılığa erişemez; şimdikinden daha da yaşlı olsaydı o zaman da ışık ve ısısı azalmış olacaktı.

Güneşimiz şimdiki gibi Samanyolu Galaksisinin merkeze olan yakınlığı az ya da çok olsaydı ne olurdu?

Çok yakın olsaydı, enerjisi çok yüksek olacak, Dünya üzerinde hayat mümkün olmayacak, şimdikinden daha uzak olsaydı bu kez de çevresindeki gezegenlerin yapısını oluşturan kimyasal elementler değişik olacaktı.

Eğer Güneş, şimdiki kütlesinden daha ağır ya da daha hafifi olsaydı ne olurdu?

Daha az olsaydı, çekim gücü azalacak ve yeryüzü yörüngesi bozulacak; daha fazla olsaydı bu kez de enerjisi artacak ve hayat çok zorlaşacaktı.

Eğer Güneşlimiz spektrumunda daha fazla kırmızı renk ya da daha fazla mor renk olsaydı ne olurdu?

Her iki halde de fotosentez denilen olay gerçekleşemez; ışık enerjisi bitkiler yardımıyla kimyasal enerjiye dönüşemez ve ‘besin zinciri’ denilen zincir oluşamazdı.

Dünyanın şimdiki kütlesi ve buna bağlı olarak çekim gücü şimdikinden daha fazla veya daha az olsaydı ne olurdu?

Daha fazla bir çekimde günlük hayatın zorluğu bir yana; Arz çevresini tamamen kaplayan atmosfer tabakasında şimdi bulunan hassas oranlar olmaz; onun yerine amonyak gibi solunumu imkânsız gazlar egemen olurdu. Daha az bir çekimde ise Dünya atmosferinde su bulunamaz ve hayatın en önemli gereği eksik kalırdı.

Eğer Dünyamızın Güneşten olan uzaklığı şimdikinden daha fazla ya da daha az olsaydı ne olurdu?

Güneşten daha uzak konumda olan bir dünyada sular buz keser; daha yakın bir konumda ise kaynar sular her tarafı kaplardı.

Dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüş periyodu (24 saatlik periyot) şimdikinden daha uzun ya da daha kısa olsaydı ne olurdu?

Daha uzun bir dönüş sırasında günlük sıcaklık değişimi çok fazla olacak, bitkiler aşırı don tehlikesine maruz kalacaklar; daha kısa dolanımda ise rüzgâr hız, yön ve dağılımı çok kararsız değerlere ulaşacak; sonuçta atmosferin ayarı bozulacak hayat olumsuz yönde etkilenecekti.

Dünyamızın bir mağnetik alanı ve bu alan nedeniyle her iki kutup arasında kuvvet çizgilerinin mevcut olduğunu biliyoruz. Eğer mağnetik alan şiddeti şimdikinden daha az ya da çok olsaydı ne olurdu?

Daha şiddetli bir mağnetik alanda mağnetik fırtınalar çok yüksek değerlere varır; daha düşük bir şiddette ise Güneşten uzaya püsküren zararlı elektrik parçacıklar, yeryüzüne ulaşır ve büyük tahribata neden olurdu.

Aslına bakılacak olursa dünyamız dev bir mıknatıs gibidir. Mıknatıs özelliği arzın iç katmanlarındaki erimiş halde pek bol bulunan demir elementinden kaynaklanır. Böylece kuzey güney kutupları oluşmakta ve dünya etrafında tıpkı bir mıknatısta görüldüğü gibi kuvvet çizgileri nefis bir simetri ve muhteşem bir ahenkle yerlerini almaktadır.

Dünyanın yörünge düzlemi ile yaptığı açının 23 derece 27’ olduğunu biliyoruz. Bu eğim şimdikinden daha fazla ya da daha az olsaydı ne olurdu?

Eğim açısının artması, yüzey sıcaklık değerleri arasındaki farkı büyütecek daha az eğim açısı aynı şekilde Arz yüzeyindeki sıcaklık dağılımını aşırı ölçüde değiştirecekti.

Dünyamıza gelen Güneş ışınlarının yüzeydeki yansıtma oranına ‘Albedo’ diyoruz. Bu oran %35 olarak ölçülmüştür. Albedo oranının şimdikinden daha az ya da daha çok olması halinde ne olurdu?

Oran artarsa kutuplardaki buzullar artar, azalırsa ‘greenhouse’ denilen sera gazları, tüm atmosferi kaplar her iki durumda da iklim, yaşanamaz hale gelirdi.

Havada oksijen %22 oranında azot (nitrojen) ise %77 oranında bulunur. Eğer oksijenin nitrojene olan oranı şimdikinden daha az ya da çok olsaydı ne olurdu?

Her iki halde de yaşam imkânsız hale gelirdi.

Havadaki karbon dioksit ile su buharının bulunma oranı şimdikinden daha az ya da daha çok olsaydı ne olurdu?

Oranın artması veya azalması benzer sonuçları doğuracaktı. Her iki durumda da Dünyamız, iklim açısından yaşanmaz duruma gelirdi.

Atmosferde bulunan ve yerden yaklaşık 50 km yukarıda yer alan incecik bir ozon tabakası vardır. Bu ozon gazının miktarsı şimdikinden daha fazla ya da daha az olsaydı ne olurdu?

Daha kalın bir ozon tabakası, yeryüzü sıcaklığını çok düşürecekti. Daha az orandaki ozon ise yüzey sıcaklığını aşırı derecede arttıracak, ultraviole (mor itesi) ışınlar fazlaşacak ve sonuçta hayat oluşmayacaktı.

Bütün meteorolojik olaylar; kar, tipi, fırtına ve her çeşit yağış ilk tabaka olan ve yerden 14 km. kadar yüksekliğe sahip troposfer tabakasında oluyor. Atmosferin tüm kalınlığını saptamak çok güç. Çünkü yukarılara çıkıldıkça yoğunluk azalıyor ve seyrelti halinde olan moleküller oradan oraya uçuşup duruyorlar. Yeryüzünden 50 km. yukarıda ise hayatî derecede önemli olan ozon gazı bulunuyor. Ozon gazının yeterli miktarda yeryüzüne ulaşması, özellikle bebeklerin kemik yapısı ve tüm canlıların organizmaları için gereklidir. Ozon Güneşten gelen göze görünmeyen mor ötesi ışınları bu seviyede tutuyor ve çok az miktarını Arz yüzeyine gönderiyor. Gereğinden fazla ozon yüzeye ulaşırsa bu kez de deri kanserlerine neden oluyor. Tam anlamıyla uyumlu ve ayarlı; tam ölçüde hassas dengeye verilecek en güzel örneklerden biridir.

Biliyoruz ki, atmosferin de kendine özgü bir elektrik yükü ve elektriksel alanı var. Şimşek ve yıldırım olaylarını meydana getiren, havadaki bu elektrik boşalmasıdır. (elektric discharge) Eğer elektrik yükleri şimdikinden daha fazla ya da daha az olsaydı ne olurdu?

Daha fazla elektriksel yükler her tarafta yangınlara sebebiyet verecek; daha az elektriksel boşalma ise topraktaki azot miktarını azaltmış olacaktı. (Şimşek olayları sırasında açığa çıkan azot gazı toprağa ulaşır ve buradaki bitki köklerini besler)

Hassas dengelerimizi artık burada bitiriyoruz. Değil tüm kâinat boyutlarında; uzayda minicik bir nokta gibi kalan Dünyamızda öylesine hassas dengeler, ahenkli ve uyumlu olaylar zinciri var ki; bu zincirin sadece tek bir halkasında görülebilecek küçük bir aksama, bütün sistemi etkileyebilecek ölçüde ve ölçekte tahribata sebep olurdu.

Rüzgârlar şimdikinden daha hafif olsaydı, tozlaşma olmaz, kuvvetli olsaydı yine tozlaşma gerçekleşmez ve bitki çoğalması dururdu. Bitkisiz bir ortamın havasındaki oksijen azalır, canlılık yayılmazdı. Yanardağlar olmasa ismine ‘yoğunlaşma çekirdekleri’ denilen minicik tozlar havaya karışmaz ve su buharı bu toz taneciklerin üzerinde yoğunlaşmaz, bulutlar oluşamaz, yağmurlar yağmazdı.

Isaac Asimov (1920-1992) aslen Rus olan, fakat Amerika’ya yerleşmiş ve burada öğrenim ve ihtisas yapmış seçkin bir bilim adamıdır. Onun bilim kurgu romanlarının yanında, çok sayıda makaleleri, kitapları ve tebliğleri vardır. Asimov’un dilimize çevrilmemiş “Frontiers of the Universe (Evrenin Öncüleri) adlı kitabının son sahifeleri, Antropik Prensiple ilgilidir. Şimdi yazarın bu kitabındaki görüşleri Türkçe’ye çeviriyoruz: (s: 373-374)

“Antropik Prensip öyle anlaşılıyor ki, insanoğlunun tıpkı bir gözlemci gibi Evrende var olmasını gerekli kılıyor. Yüzlerce milyar galaksi içindeki bir tek bizim Samanyolu Galaksisi içinde yine yüz milyarlarca güneş içinde ufacık bir Güneş etrafında bir toz zerresi gibi olan Dünya üzerindeyiz. Bu Dünya, bu kadar dev bir Evren içinde sırf bizim için mi var?

Bunun cevabını şöyle verebiliriz: Küçük çaptaki bir Evren aslında küçük bir zaman demektir. Küçük bir zaman ise, Evrenin şimdiki gibi genişlemesini imkânsız hale getirir. Evren çok çok büyük olmalıdır ki, zaman bu geniş Evren içinde olması gereken bir zaman dilimini gerçekleştirsin.

Ayrıca, doğada mevcut hassas yasalar öyle düzenlenmiş olmalı ki, atomlar ortaya çıkabilsin. Eğer bu yasalarda en ufak bir farklılık olsaydı atomlar, dolayısıyla madde imkânsız hale gelirdi. Bundan ayrı olarak, Big Bang sürecindeki olaylar o şekilde ayarlanmış olmalı ki, yıldızlar ve galaksiler ortaya çıkabilsin. En ufak bir değişim bu şartları sağlayamazdı. Eğer atomlar oluşmaz, yıldızlar belirmez, galaksiler yerlerini almamış olsalardı, bizlerin de bu Dünyada yeri olmazdı.

Dünyamız da aynı dengeler içinde bulunuyor. Dünyanın yörüngesinde, Güneşin kütlesinde görülebilecek ufak bir değişiklik Yeryüzünü barınamaz duruma getirirdi. Hatta kimyada en ufak bir değişiklik, örneğin suyun donması halinde yoğunluğunun azalması veya karbon atomunun diğer elementlerle bağlanabilme kolaylığı olmasaydı, canlılık ortaya çıkmazdı.

Kuantum Teorisinde de benzer ayarlamalar görüyoruz. Atomu gözlemledikçe, elektronun ne yaptığı konusunda en ufak bir bilgimiz yok. Buradan çıkan sonuca göre, bir gözlemci olmadan Evren varlığa geçemezdi.

Evren bir gözlemciye muhtaçtır! Evrenimiz 10 milyar yıl yaşındayken, Dünyamız oluşamazdı. (Çünkü kozmik Fon Işıması çok çok sıcak olurdu < T.T>)

Bütün bunlar, bu hassas dengeler ve uyumlu ayarlamalar, acaba Tanrı’nın insanlar için uyguladıkları mı?

Evrenimizi çok mükemmel bir yapıda buluyoruz. Çünkü bu mükemmellikte sadece bizler var olabilirdik!”


(Bu makale 2047 kere okundu.)

Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir.

 

Yorum ekle

Küfür, hakaret ve beddua içeren yorumlar değerlendirmeye alınmamaktadır.
Lütfen imla kurallarına uyalım, sadece BÜYÜK harflerle yazılan yorumlar yayınlanmaz.


Güvenlik kodu
Yenile

Sonraki >

Anket

Ergenekon operasyonu derin devleti temizleyecek mi?
 

KAPAK KONUSU

Astronomi penceresinden kayyumiyet ve ezeliyet
Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şîrînine, Nâme-i nurunu hikmet, bak ne takrir eylemiş, Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler: Bir Kadîr-i Zülcelalin haşmet-i sultanına,
Devamı >>

Üye Girişi






Sifremi unuttum !
Siz de bize katilin? KAYIT Olun

Kimler Online

Su anda 1 ziyaretçi çevrim içi

İstatistikler

Üyeler: 588
Haberler: 612
Baglantilar: 7
Ziyaretçiler: 6356622