| Demokratikleşme, diktatöryaya dönüştü |
| Yazan Recep Bozdağ | |
| Monday, 10 March 2008 | |
|
23 Temmuz 1908’de başlayan demokratikleşme süreci, (…) Osmanlı Devletinin 1. dünya savaşından mağlup çıkmasıyla sonuçlanan süreçte yeniden bir ivme kazanmıştır. (…) Fakat daha sonra, 1920–1923 dönemindeki o demokratik yapı korunamamış, hızla tek parti diktatöryasına gitmiştir.
—İkinci Meşrutiyetin ilanı nasıl oldu? Neler yaşandı? O dönemi kısaca özetlersek… 2. Meşrutiyet 23 Temmuz 1908’de, 1876 anayasasının tekrar yürürlüğe konması ile ilan edildi. Bu değişiklik, Türkiye’nin yaşadığı en büyük inkılâp idi. Çünkü yüzyıllar boyu süregelen mutlak monarşi demokratik bir yönetime yerini bırakıyordu. Keyfî yönetim yerine, yönetilenlerin denetlemesine açık, anayasal bir parlamenter sistemin yürürlük kazanması tarihimizin en önemli değişikliğidir. Her ne kadar ideolojik bir yaklaşımla ders kitaplarında sadece 2. Meşrutiyetin ilanı şeklinde adlandırılarak küçültülmeye çalışılsa da, yüzeysel olmayan, bağımsız düşünebilen gerçek tarihçiler, bu değişikliğin önemini vurgulamaktadırlar. Böylesine büyük bir inkılâp, başka ülkelerde yaşananların aksine, çok büyük çatışmalara ve kanlı eylemlere yol açmadan gerçekleştirilmişti. Bediüzzaman’ın tabiriyle adeta mucizevari bir kolaylık yaşanmıştı. Çünkü ülke için yeni bir şeyler yapılması, düzenin değişmesi gerektiğine inanan aydınlar, ulema, esnaf, tüccar, orta sınıf bürokratlar ve toplumun ileri gelenleri tam bir konsensüs içindeydi. Bediüzzaman’ın tabiriyle ‘İttihad-ı Milli’ gerçekleşmişti ve ‘Hürriyet’ mucize gibi doğmuştu. Jön Türklerin başını çektiği aydınlar grubu uzun yıllar boyu sürdürdükleri mücadele ile demokratikleşmenin zeminini hazırlamışlardı. Sürgün, hapis ve sansür yoluyla susturulmaya çalışılan aydınlar fırsat buldukları her zeminde hürriyeti, insan haklarını ve demokrasinin güzelliklerini anlatmaya çalışmışlardı. Görüşleri ve düşüncelerini anlatan yayınları yurt içinde yasaklanıp toplatıldıkça yurtdışında bastırıp gizlice ülkeye sokmakta ve düşünen insanlara ulaştırmaktaydılar. Devletin ülke sorunlarını çözmekte yetersiz kalması ve yaşanan ekonomik zorluklar halkın hoşnutsuzluğunu iyice artırmaktaydı. Osmanlı devletinin en önemli merkezlerinde Makedonya’da, Anadolu’da, Suriye’de, Yemen’de, Libya’da, Mısır’da örgütlenmesini tamamlayan İttihat ve Terakki Cemiyeti, demokratikleşme talebiyle hareket eden diğer cemiyetlerin kendisine katılmasıyla kamuoyunun desteğini kazanmış ve çok güçlü hale gelmişti. 1905 yılına gelindiğinde demokratikleşme isteğiyle hareket eden bütün gruplar fikirlerini eyleme dökmeye başlamışlardı. Önce şehirlerde tüccarlar, kasabalarda esnaf, bazı vergilerin kaldırılması talebiyle sivil itaatsizlik eylemlerine başladılar. Midilli, Basra, Trablusgarp, Kastamonu, Erzurum, Trabzon, Sivas, Giresun, Musul, Bitlis, Samsun, İzmir, Erzincan, Bağdat ve Manastır’da kepenkler indiriliyor, postane binaları işgal ediliyor, İstanbul’a telgraflar çekiliyor, valilerin, kumandanların azli isteniyordu. 1906–1908 yılları arasında vergi ayaklanmaları yüzünden tutuklanan tüccar ve esnaf sayısı resmi kayıtlara göre 70.000’i bulmuştu. İskenderun’da, Bağdat’ta, Yemen’de, Balkanlar’da askerler eğitime çıkmıyor, direniş başlatıyorlar, olayları bastırmak için gönderilen birlikler de direnişçilere katılıyordu. Ülkenin özellikle kıtlık yaşanan yörelerinde örneğin Halep’te, Musul’da, Beyrut’ta köylü ayaklanmaları oluyor, şeyhler, ulema ve ruhbanlar direnişlerde etkili rol oynuyordu. Bu arada Reval konferansının sonuçları Makedonya’da büyük hoşnutsuzluk meydana getirmiş, Arnavutlar, Bulgarlar, Sırplar, Ermeniler ve Rumlar örgütlenerek Osmanlı yönetimine karşı mücadeleye başlamışlardı. 1908 yılının Temmuz ayına gelindiğinde İttihat Terakki Cemiyeti önderliğinde Makedonya’da meşrutiyetin ilanı konusunda tam bir uzlaşma sağlanmıştı. İlk olarak Binbaşı Niyazi Beyin sonra da Binbaşı Enver Beyin birliklerini alarak dağa çıkmaları ülkeyi Meşrutiyete taşıdı. Meşrutiyet önce Serez’de, sonra Preşova, Manastır ve Köprülü’de ilan edildi. Mülki erkân yanlarında eşraf, ruhbanlar ve ulema olduğu halde kent meydanında dualarla ve şenliklerle Kanun-u Esasiyi yürürlüğe koyuyorlar, saraya bunu telgraflarla bildiriyorlardı. Yemen’de, Şam’da, Trablus’ta da bu yönde gelişmeler vardı. Sonunda Makedonya’nın bütün ileri gelenleri, aydınlar, ulema, tüccar, meşayih ve orta sınıf asker ve sivil bürokratlar bir araya gelerek 23 Temmuz 1908’de Selanik’te Meşrutiyeti ilan ettiler. Bu gelişmeler karşısında İstanbul da 24 Temmuz’da Kanun-u Esasi’nin yürürlüğe girdiğini ve en kısa zamanda seçimlerin yapılarak meclisin açılacağını ilan etti. Böylece ülkemiz yeni bir başlangıca adım attı. —2. Meşrutiyet Türkiye demokrasisi açısından atılan en büyük adımlardan biridir. Üstad Hazretleri 1907 yılında geldiği İstanbul’da, meşrutiyetin ilanından önce, meşrutiyete hangi yolla sahip çıkmıştır? Kimlerle görüşmüştür, ne gibi faaliyetlerde bulunmuştur? Bediüzzaman İstanbul’a, kendi coğrafyasında gördüğü ve yaşadığı sorunlara çözüm üretmek için geliyor. Öncelikle o yıllarda halkın çektiği sıkıntıların temelinde eğitimsizliğin olduğunu fark ettiğinden eğitimle ilgili bir projesi vardı. Onu sunmak üzere İstanbul’a geldi. Geldiği zaman, kendi ifadesiyle problemin sadece Doğu’nun ve Güneydoğu’nun problemi olmadığını; aslında İstanbul’da, Osmanlı Devletinde bir yönetim sorununun olduğunu gördü. Haliyle bu konu üzerinde fikir teatilerinin yapıldığı toplantılara da katıldı. Onun bir muhalif olarak kabul edilip kovuşturmalara tutulması da bu yüzden. —Eğitim teklifi dışında, açıkladığı düşünceleri de var mı? Tabiî. Yıldız Sarayı’nın özel kalemine müracaat ediyor. Toplumun özellikle kendi yaşadığı coğrafyadaki sıkıntıları aktarmak, tartışmak için müracaatı var. Fakat bir türlü görüşme imkânı bulamıyor. Bu arada İstanbul’da çalışmalarına devam ediyor. Medreselere gidip ulema ile görüşüyor bazı toplantılar katılıyor. Ardından Fatihte Şekerci Handa dikkat çekmesi açısından, iddialı bir levha asıyor. Zira o zamanki resmi ulema taşradan gelmiş medrese mensuplarına pek kıymet vermiyor. Onun için dikkati kendi görüşlerine çekmek amacıyla böyle bir faaliyette bulunuyor. Ondan sonra da soruşturmaya tabi tutulup, gözaltına alınıyor. 23 Temmuz’da Meşrutiyet ilan edildiğinde kendisi o sırada gözaltındaydı. —Hangi gerekçeyle? Siyasi nedenlerle. O zaman gerekçe gerekmiyor aslında. İktidarın görüşlerine uygun görüşler serdetmezseniz, eleştirel yaklaşırsanız, siz muhalif olarak kabul ediliyorsunuz ve hafiyelerin yazdığı jurnaller sonucunda mutlaka bir muameleye tabi tutuluyorsunuz. —Meşrutiyetin ilanından sonra meydana gelen olaylara bakacak olursak, Bediüzzaman’ın duruşu nasıldır? Olayları nasıl takip etmiştir? Meşrutiyetin kabul görmesi anlamında ne gibi katkıları olmuştur? İlk önce tutuklu bulunan siyasi suçlular, Meşrutiyetin ilanı ile serbest bırakılıyor. Meşrutiyetin ilanı dolayısıyla Sultanahmet Meydanında İttihatçıların düzenlemiş olduğu mitingte, giriş konuşmalarının ardından üçüncü konuşmacı olarak yer alıyor. Bediüzzaman burada uzun bir nutuk irad ediyor. Daha sonra “Hürriyete Hitap” adıyla makale olarak gazetelerde de neşrediyor. Ardından, aynı nutku Selanik’te düzenlenen mitingde de irad ediyor. Zira Selanik, Osmanlı Devletinin önemli bir merkeziydi. Genellikle yenilik fikirleri oradan geliyordu. Avrupa’da yer alması hasebiyle dışa açık, çok kültürlü bir yapısı vardı. Zaten Meşrutiyet İstanbul’dan önce 23 Temmuz’da Selanik’te ilan ediliyor. Daha sonra İzmir’de, Şam’da, Yemen’de de aynı eğilim ortaya konup meşrutiyeti yakın zamanda ilan edeceklerini bildirince, İstanbul hükümeti de mecburen 2. Meşrutiyeti ilan etmek zorunda kaldı. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte mevcut statülerini kaybedeceğini düşünen bazı çevreler, Meşrutiyete karşı propaganda başlatıyorlar. Bediüzzaman da karşı propagandadan Güneydoğu ve Doğu’nun etkileneceğini bildiğinden, Şarktaki 50–60 aşiret reisine telgraflar çekiyor. Yeni sistem ve rejimin dine aykırı olmadığını, şeriata uygun, adaletten ve meşveretten ibaret olduğunu hatta bundan sonra Osmanlı’nın ve İslam âleminin bahtının açılacağını, karanlık devrin ve zulmün bittiğini, Osmanlıların hatta âlem-i İslamın ‘fecr-i sadıkının’ başladığını onlara anlatıyor. —Bu son kısmı açacağız. 2.Meşrutiyetin ilanı çok büyük bir olay. Haliyle kabulü de zor olacaktır. Şarktaki aşiretlere telgraf gönderdi ama onların İstanbul’da mensupları yok muydu? Meşrutiyet nedir diye, İstanbul’dan itirazlar gelmedi mi? Var tabiî ki. Kürt kökenli aydınlar var İstanbul’da. Değişik meslek dallarından esnaflar mevcut. Hatta hamalların hepsi Şarklı. Mensup oldukları aşiretlerle ilişkileri devam ediyor. Ekonomi onların nakliyesine bağlı. Üretilen malların gemilere yüklenmesi, gelen malların taşınması, gemilerin boşaltılması hamal gruplarının tekelinde. Adeta sanayi ve ekonominin kan dolaşımını sağlıyorlar. Karşı propagandaların etkisiyle hamallar meşrutiyete karşı bir boykot başlatıyorlar. Bediüzzaman onları ziyaret edip, Meşrutiyetin önemini, dine aykırı olmadığını anlatıyor. Başlayan bu boykotun mahiyet değiştirerek Avusturya-Macaristan mallarına karşı uygulanmasını sağlıyor. Medreseleri ziyaret ederek talebeleri propagandalara karşı ikna için çalışmalar yapıyor. Meşrutiyetin ilanında aydın kesim, bürokratlar ulema, bir ittifak halinde. Daha çok aydın olmayan, konuyu anlamayan, propagandaya açık kesimler Meşrutiyete karşı çıkıyor. Bediüzzaman da o kesimleri ikna etmek için elinden geleni yapıyor. Bulduğu her fırsatta toplulukların içine girip yeni rejimi anlattığı gibi, gazetelerde makaleler neşrediyor, konferanslara, mitinglere katılıyordu. Hatta karşı propagandanın etkisiyle başlayan 31 Mart olaylarında önce ayaklanmayı başlatan askeri birlikleri ziyaret ederek onları subaylarına itaat etmeye, yeni rejimin getirdiği uygulamaları kabullenmeye ikna etmiştir. Sonra mollalar arasında başlayan huzursuzlukları gidermek için var gücüyle gayret sarf etmiş, hükümete karşı yapılan mitinglerde daima Meşrutiyetin ülkemize getireceği güzellikleri anlatarak yatıştırıcı rol oynamıştır. —Bediüzzaman Meşrutiyete şeriat namına sahip çıktığını “Meşrutiyeti şeriat namına alkışlıyorum” cümlesiyle net olarak ifade ediyor. Meşrutiyetin kaynağını neden şeriat olarak gösteriyor? Meşrutiyeti şeriata dayandırmasının temel noktaları nelerdir? Anayasal monarşi anlamına geliyor o zaman için. Yani hükümdarın yetkileri kısıtlanıyor, sorumluluk sınırları belirtiliyor. Sadece hükümdar değil, devlet yönetimine katılan diğer unsurların da yetki ve sorumlulukları belirleniyor. Yasama, yürütme ve yargının sorumluluk alanları bir tanıma kavuşuyor. Kanun önünde bütün kişi ve kurumlar eşit hale geliyor. Meclis yasama gücü olarak en etkin konuma geliyor. Demokratik bir yönetim biçimi. Bugün de dünyanın en demokratik yönetimleri meşrutiyetle yönetiliyor: İngiltere, Hollanda, Norveç, İsveç, İspanya, Danimarka ve Japonya gibi. Bildiğiniz gibi bu ülkeler demokrasileri ve sosyal refahlarıyla dünyada model kabul edilen ülkeler. Bediüzzaman’a göre bu yönetim biçimi Şeriata uygun. Neden? Çünkü Şeriatın yeryüzüne zulmü ve istibdadı kaldırmak ve adaleti sağlamak için geldiğini ifade ediyor. Özünde insan hakları ve özgürlükleri barındıran, insanca yaşamayı içeren Şeriat; halkın kendi kendini yönetmesi, insanların haklarını rahatça kullanabilmesi anlamına gelen demokrasiyi özünde barındırıyor. Onun için Meşrutiyeti şeriat namına alkışlıyorum derken, şeriatın da emretmiş ve öngörmüş olduğu hak ve özgürlükleri ve demokratik yönetimi içinde barındırdığından dolayıdır. Temelinde hak, adalet, kanun üstünlüğü, rasyonel olan insanın cüzi iradesini kullanarak tercihlerini belirtmesi var. Böylece, insan hayvanlıktan kurtuluyor Bediüzzaman’a göre. Bu iddiasını da klasik 4 temel kaynağa dayandırarak ispat edebileceğini söylüyor. Mesela Kur’an’dan iki ayet-i kerimeyi dayanak olarak gösteriyor. “İşlerinde onlar ile istişare et”, “Onların aralarındaki işleri istişare iledir” ayetlerinin doğrudan meşvereti emrettiğini, dolayısıyla parlamenter sisteme buradan bir emir olduğunu belirtiyor. Yazmış olduğu makalelerde de “Meşrutiyet bu iki ayetin tecellisidir.” diyor. Sünnete baktığımızda, Resullulah dönemindeki uygulamalarda işlerin sürekli istişare ile yürüdüğünü, alınan kararların kamuoyunun desteği ile alındığını görürüz. Bunun belirgin örnekleri var. Zaten seçimle işbaşına gelen dört halifenin devrinde de Peygamberimizin ihdas ettiği yönetim biçimi devam ediyor. —Kendisini “dindar bir cumhuriyetçi” olarak tanımlayan Bediüzzaman, “4 halife dindar cumhuriyetin reisleridir” diyerek aslında demokrasinin kaynağına da atıf yapmıyor mu? Bundan nasıl bir sonuç çıkartabiliriz? Dört halifenin başa gelmesine ve icraatlarına baktığımız zaman, teknik anlamda onların kamuoyunu desteğini alarak yönetici seçildiklerini; yönetim anlayışları da hadis-i şerifte ifade edilen “Bu kavme hizmet eden onun efendisidir”e uygun olarak, onların kendilerini birer sultan ya da hükümdar olarak tanımlamadıklarını, bilakis halkın, cemaatin hizmetkârı olarak tanımladıklarını ve bu yönde de icraatlarını yoğunlaştırdıklarını görüyoruz. Dolayısıyla gerek iş başına gelme yöntemleri, gerekse yönetim zihniyetleri açısından onların gerçek anlamda birer cumhur reisi olduğunu; Bediüzzaman’ın ifadesiyle dindar birer ‘reis-i cumhur’ yani cumhurbaşkanı olduklarını görüyoruz. Bundan çıkaracağımız sonuç; İslamiyetin özünde, aynı dört halife döneminde olduğu gibi seçimle işbaşına gelen, halkın arasından seçilen ve tamamen yönetilenlerin denetimine tabi yönetim anlayışının olduğunu görüyoruz. Yani İslamiyetin yönetim anlayışı, bugünkü demokrasi anlamında bir yönetim anlayışıdır. Hem halkın iradesinin yönetime gelmesi, hem de yönetimdekilerin halk tarafından denetlenmesi İslamiyetin temel kaynakları tarafından öngörülmektedir. Bugün bu düzeni ancak gerçek demokrasiler sağlıyor. Denetlenen bir yönetim ancak demokrasilerde söz konusudur. —Farklı bir boyuta geçecek olursak; demokrasimizin gelişme serüveni noktasında önemli adımlardan birisi de 1946 yılındaki çok partili hayata geçiştir. Üstadın 1946’dan, vefat ettiği 1960 yılına kadar tavrı nasıldır? 23 Temmuz 1908’de başlayan demokratikleşme süreci, darbelere ve gerilemelere maruz kalsa da, hak ve özgürlükler açısından kısıtlamalar yaşansa da, Osmanlı Devletinin 1. dünya savaşından mağlup çıkmasıyla sonuçlanan süreçte yeniden bir ivme kazanmıştır. İşgal altındaki Anadolu topraklarında başlatılan Kurtuluş Savaşı, tamamen kamuoyunun örgütlü bir biçimde kendi bağımsızlığını kazanmak için göstermiş olduğu demokratik bir faaliyettir aynı zamanda. Bağımsızlık kazanıldıktan sonra kurulan yeni devlet parlamentosuyla, anayasasıyla, etkili kamuoyuyla çok demokratik bir devlettir. Fakat daha sonra, 1920–1923 dönemindeki o demokratik yapı korunamamış, hızla tek parti diktatöryasına gitmiştir. Hak ve özgürlükler tamamen kısıtlanmış ve tek parti ülkeyi istediği gibi yönetmeye başlamış, muhalefet susturulmuştur. 1945’te çok partili hayata geçmek için yeni teşebbüsler olmuştur. Ve partilerin kurulmasına izin verilerek 1946’da siyasi partilerin katıldığı bir seçim gerçekleştirilmiştir. Bu dönemden itibaren, Bediüzzaman’ın Demokrat Partiye (DP) destek verdiğini görüyoruz. Çünkü ülkeyi böyle yasaklarla, diktatörlükle yöneten tek partiye karşı, o zaman DP hak ve özgürlükleri savunan, kamuoyunun görüşlerine önem veren bir partidir. Dolayısıyla hem kendisi desteklemiş, hem de talebelerine desteklemelerini söylemiştir. Teorik değil, fiili anlamda DP’nin güçlü olması için destek vermiştir. Talebelerinin teşkilatlarda görev almalarını sağlamıştır. Millet iradesinin, milli hâkimiyetin, hak ve özgürlüklerin, demokrasinin ortak payda olarak anlaşılması için çalışmıştır. Eskiden ülkeyi yöneten Cumhuriyet Halk Partisine de artık eski hatalarını tekrarlamaması gerektiğini, bu milletin iradesine saygı göstermesi gerektiğini belirterek uyarmıştır. —Biraz da demokrasinin neyi temsil ettiğinden bahsedersek… Demokrasi, yönetilenlerin yönetime katılmaları yani halkın kendi kendini yönetmesin anlamına gelmektedir. Bu gün millet egemenliği, milli hâkimiyet yönetimde milletin söz sahibi olması anlamındadır. Halkın iradesini temsil etmektedir demokrasi. Artık değişen hayat şartları çerçevesinde, Yunan site devletlerinde olduğu gibi, doğrudan demokrasi söz konusu değildir. Teknik olarak mümkün değildir. Temsilcileri aracılığıyla halk, parlamentoda halk yönetime katılmaktadır. Yani parlamento ulusal egemenliğin bir temsilcisidir. —Millet iradesinin önemsenmeyerek meclislerin feshedildiği bir siyasal kültür hâkimdir ülkemizde. Demokrasimiz Ahmet İnsel'in tabiriyle "görünüşte tüm kurumlarının ayakta olduğu, ama bu kurumlardan yetki alanların havuzda oynadığı ya da düdük sesi duyar duymaz hazır ola geçtiği güvenli bir demokrasidir". Bunun tarihî kökenlerini Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarında mı aramak gerek? Ya da bu durumun kaynağı nedir? Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yıllarında, daha önce bahsettiğimiz gibi, oldukça demokratik bir yapı söz konusudur. Ama daha sonra güvenlik endişesi ve başka gerekçelerle özgürlüklerin kısıtlanması yoluna gidildiğini görüyoruz. Bunun kökenlerini böyle kısa bir dönem içerisinde değil de, derin Türk tarihinde aramak gerekir. Çünkü Türkler tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren savaşçıdır ve ordularıyla bilinmektedir. Dünya kamuoyunda Türk milletinden çok onların savaşçılığı, ordusu bilinir. Dolayısıyla Türk devleti tarihi köken itibariyle asker kökenlidir. Onun oluşumu millet tarafından gerçekleştirilmemiştir. Yani sivil bir oluşum değildir. Şöyle düşünelim; lideri etrafında kenetlenmiş bir aşiret yapısı. Ve aşiret adına karar veren, reis ve ileri gelenlerdir. Dolayısıyla bu daha sonra ordu yapılanmasına dönüşmüş, ordu-millet görüntüsü ortaya çıkmıştır. Bundan sonra ve Türklerin İslamiyete girdikten sonra kurdukları devletler de, yine merkeziyetçi, otoriter, büyük ölçüde aşiret yapısını muhafaza eden devletlerdir. Burada artık bireyin hakkını önemseyen bir anlayış beklemek yanlıştır. Yani tevarüs etmiş olduğu devlet geleneği hak ve özgürlüklerin öyle kolayca bireylere verilmesini mümkün kılmıyor. Modern zamanlardaki yenilik sayabileceğimiz düzenlemeler de hep devlet katından gelmiştir. Köleliği kaldıran Tanzimat Fermanı da, yenilikleri getiren Islahat Fermanı da, 1. Meşrutiyetin ilanı da hep devletin içinde örgütlenen aydınlar tarafından devletçi bir biçimde gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla hep böyle korumacı, güvenlik endişesi olan otoriter bir demokrasi anlayışı var. Onun için, ilk demokrasi teşebbüsünde, 1876’da ilan edilen anayasaya göre seçimler yapılıp, 1877’de yeni bir parlamento oluşmuş, ama dört ay sonra Osmanlı-Rus savaşı bahane edilerek kapatılmış. Ondan sonra bir daha 30 yıl boyunca parlamento toplanamamıştır. Yeniden oluşan parlamento tekrar 1909, 1911 ve 1912’de darbelerle, oldu-bittilerle karşı karşıya kalmıştır. 1913–1918 dönemi İttihat ve terakkinin tek parti diktatöryası dönemidir. Yönetim, devletin merkezinde yer alan asker ve sivil bürokratlar tarafından tek parti diktatöryasına dönüştürülmüştür. Devlet o kadar korumacıdır ki -devletten kastımız öncelikle bürokrasidir- kendini o kadar garantiye almıştır ki, mesela: 1913’te çıkartılan memurin muhakemat kanunu halen değiştirilememiştir. 1913’ten bu yana pek çok kanun çıkartılmış, anayasalar değişmiş, ama memurin muhakemat kanununa asla dokunulamamıştır. Bu durum günümüzde de devam ediyor. Demokrasiye müdahalelerin tarihi kökenini kısa bir dönem içerisinde değil, Devletin uzun dönem tarihi içerisinde aramak lazımdır. —1923’ten önceki dönem, demokrasi tarihimizde hiç mi izler bırakmamış, etkilememiş? Tabii çok ciddi, önemli gelişmeler ve izler bırakıyor. Bir kere Türkiye’de demokratikleşme başlamış. 1876 Meşrutiyeti her ne kadar teorik bir gelişme olsa da, 1908’den itibaren demokratik gelenek hayata geçmiş. O günden bu güne gelişerek gidiyor. Elbette muhalifleri olacaktır. Bin küsûr yıldır otokrat bir yönetimle devam eden devlet geleneği haliyle gelişmeleri frenlemek için elinden geleni yapacak, engellemeye çalışacak. Yüzyıllar boyu toplumsal genlere işlemiş köklü bir devletçi anlayış var. Özgürlüklerden yana olmayan, halkın iradesini açıkça ortaya koyamadığı bir gelenek mevcut. 1908’de ilan edilen Meşrutiyet için Bediüzzaman’ın “inkılâb-ı azim” demesinin nedeni de bu. Çünkü binyıldan fazla bir süre boyunca toplumun genlerine işlemiş bir gelenek bir kenara bırakılarak hak ve özgürlüklere dayanan demokratik bir yönetim başlıyor. Bu gerçekten büyük bir devrimdir. Daha sonra yapılanlar bunun ayrıntıları. — Demokrasi, demokratikleşme, hürriyet gibi kavramlar Batının akademik çevrelerinde artık sıkça tartışılmayan kavramlardır. Siyasetin ve toplumun belli bir sükûnete kavuştuğu Batılı toplumlarda bu kavramlar teorik tartışmalardan kurtulmuş ve pratik hayata önemli ölçüde geçirilmiştir. Ülkemizde ise yıllardan beri tartışılan bir kavramdır demokrasi ve demokratikleşme. Neden hâlâ üzerinde bir fikir birliğine varılamadı? Otoriter devlet yapısında belli bir statüko oluşuyor. O yapıdan nemalanan, faydalanan çevreler, bürokraside önemli konumlar elde etmiş aileler var. Liberal piyasa ekonomisinden çok devletin etkin olduğu kapalı bir ekonomi söz konusu. Bundan faydalanan büyük firma ve şirketler mevcut. Bir şekilde otokratik devlet yapısının beslediği ciddi anlamda büyük bir nüfuz yoğunluğu oluşmuş. Haliyle serbest piyasa şartlarından, demokratikleşmeden, bireyin haklarından ve özgürlüklerinden etkilenerek eski konumlarını, çıkarların kaybedecek çevreler kavram kargaşasını meydana getiriyorlar. Bu yüzden Türkiye’de bir konsensüs sağlanamıyor. İnsanların kazanımlarından vazgeçmeleri o kadar kolay değil elbette. Hemen üzerinde uzlaşılacak bir konu da değil. Bunlar yüzyıllar boyu bir kafa yapısı, bir zihniyet, bir gelenek halini almış adeta kurumsallaşmış düşünceler. Haliyle kargaşa devam ediyor. —Genlerimize işlemiş bu yapı nasıl bozulacak? Zamanla bozulacaktır. 100 yıldır bu konuda önemli gelişmeler sağlandı. Haliyle bu, birey hak ve özgürlükleri geliştikçe, insanlar serbestçe bilgiye ulaştıkça, kendi hür iradesini kolaylıkla kullanıp isteklerini dile getirdikleri ortamlar hazırlanıyor. Bilginin özellikle bu zamanda kolayca dolaşması sayesinde genler de değişiyor. Otokrat devlet yapısından demokratik geleneğe doğru değişecek, değişmektedir. Yeni nesil eskilerden farklı. —Günümüz gençlerinin bu noktada konumu nasıldır? Gençliğimiz bilgiye serbestçe ulaşması sayesinde, diğer toplumları rahatça tanıyabiliyor. Onlar daha hoşgörülü, daha eşitlikçi, kendi isteklerini rahatça dile getiriyor. Kafasında değişik rezervler olmayan, daha iyi düşünen ve daha kolay karar veren yeni kuşaklar geliyor. Gelişmeler iyi… —Ömer Laçiner'in deyimiyle "Türkiye'de demokrasi, devletin kendisini algılayışı ve toplumun da devlet algısı aynı kalmak kaydıyla yürürlüğe sokulmuştur." Bunun anlamı nedir? Tabii bazı çevreler, demokrasinin istenen seviyede olmayışını Türkiye’de demokrasi alt kültürünü olmamasıyla açıklayarak adeta yapılanların erken olduğu, Türkiye toplumunun buna hazır olmadığını, beklenmedik bir zamanda devreye alındığını iddia etmektedirler. Ama Bediüzzaman onlarla aynı görüşte değil. Ona göre, Türkiye’nin şartları demokrasinin gelmesi için yeterlidir. Çünkü herkes otokrat devlet yapısının sıkıntısını çekmektedir. Bu sıkıntılar toplumda kendisini yoksullukla, çatışmalarla, bilgiye ve eğitime değer verilmemesiyle gösteriyor. Ve bunun sonucunda ortaya çıkan bütün olumsuzluklar hep otokrat devlet yapısının getirdiği sonuçlar. Yeterli eğitimi almamış ve bilgiye ulaşamayan insanlar ne istediğini bilmeyen insanlardır ve onları daha kolay yönetirsiniz. Yoksulluk da, otokrat yönetimler tarafından belirlenmiş bir yönetim prensibi ve kıstasıdır. Halk, ne kadar devlete muhtaç olursa o kadar çok söz dinler. Varlıkla yokluk arasında yaşayan kitlelerin kendi iradelerini ortaya koyması beklenemez. Dolayısıyla bu oluşturulan ortam otokrasinin kendi bilinciyle oluşturmuş olduğu bir ortamdır. Hak ve özgürlükler, bir şekilde konuşulmaya, düşünülmeye, elde edilmeye başlandıkça ister istemez bu bilinçte de bir gerileme olacaktır. Haliyle burada siyasi otoritenin sivil bir zemine çekilmesi Türk toplumunda demokratikleşme yönünde büyük gelişmelere zemin hazırlayacaktır. Onun için tabii ki devletin kendisini algılayışı aynı kalmıştır. Toplumun devlet algısının aynı kalması yine devlet tarafından sağlanmaktadır. Kışla gibi okullar, ideolojik anayasal kurumlar, kontrollü bir medya ve sivil toplum örgütleri toplumun devlet algısının aynı kalmasını sağlıyor. Burada kontrollü bir demokrasi devlet tarafından öngörülmektedir. Ancak, bu durum büyük bir hızla değişmektedir. Çünkü sınırların büyük ölçüde kalktığı, bilgi dolaşımının büyük hız kazandığı, dünyanın bir köy kadar küçüldüğü günümüzde gelişmelere direnmek mümkün değildir. Bireyin sosyal refah, hak ve özgürlükler yönünden bilinçlenmesiyle demokratikleşme de hız kazanmaktadır. Demokrasiyi yaşayan, yaşatan devletlerin milli gelirlerinin 20 bin dolardan aşağı olmadığını da görecek olursak, sosyal refah açısından demokrasinin ne kadar elzem olduğu anlaşılıyor. Halkın devlet algısının değişmesinin o kadar da zor olmadığı görülebilir. Çünkü insan rasyonel bir varlıktır. Türkiye’de hak ve özgürlükleri kısıtlayan çevreler toplumun gerekli donanıma sahip olmamasını sağlamaya, o donanımı engellemeye çalışıyor. Mesela özgürlükler içinde en önemlisi düşünce özgürlüğü. İnsanların fikrini ne şekilde olursa olsun ifade edebilme özgürlüğüne, yazılı olarak bunu yayabilme özgürlüğüne de sahip olması gerekir. Bu, güvenlik nedeniyle ideolojik devlet yapısı içinde engelleniyor. Örgütlenme özgürlüğünün önüne fazlasıyla bürokratik engeller çıkartılarak önüne geçiliyor. Bir diğer örnek: otoriter yapının devam etmesini isteyen çevreler sahte örgütlenmeler yaparak sivil örgütlenmeyi engelliyorlar. Mesela: işçi haklarını sağlamak ve korumak üzere kurulan sendikalar sarı sendika oluşumlarıyla ve derin müdahalelerle yozlaştırılıyor. Oradaki işçilerden çok otoriter yönetimin isteklerini yerine getirme çabasındalar. Sivil bir oluşum gibi gösterilmeye çalışılan sivil toplum örgütleri, dernekler, odalar, barolar ve vakıflar da bu kategoriye eklenebilir. Hatta siyasi partiler bile özgürlükçü davranmıyor. Böylece bir şekilde otoriter yapının direnişi devam ediyor. Dolayısıyla toplumda yeterli donanımın ortaya çıkmaması da otoriteden kaynaklanıyor. Ancak, birey güçlendikçe hak ve özgürlüklerini elde edecektir. Bu da zaman alıyor. Çünkü toplumun bütün dinamiklerinin bu yönde değişmesi gerekiyor. —Ağır aksak ilerleyen ve darbelere maruz kalmış demokrasimizde asker önemli bir yer tutmaktadır. Kendi fikir ve dünya görüşüne aykırı gördüğü siyasi hayatı ve düşünceleri reddeden güçlü bir MGK vardır ülkemizde. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in deyimiyle, "Bakanlar Kurulu siyasi bir müessesedir. Ama Milli Güvenlik Kurulu devlettir." MGK kendini bu şekilde konumlandırma yetkisini nereden almaktadır? Türkiye’de MGK’nın yeri nedir, ne olmalıdır? Türkiye’de birey hak ve özgürlüklerini elde ettiği zaman otoriter devlet bir tehdit hisseder ve kendini korumak için bir takım mekanizmalar geliştirir. Bunların bir tanesi de Milli Güvenlik Kurulu’dur (MGK). O da şu mantıktan çıkıyor: “Eğer ülke güvenliği tehlikedeyse, o zaman bireyin hak ve özgürlüklerinden söz etmemiz zor olur. Bizde güvenlik önce gelir.” mantığından hareket ederek oluşturulmuş bir kurumdur. Parlamentonun denetiminde de değil. Dolayısıyla milli iradenin denetiminde değil. Demokratik mekanizmaların denetimine açık olmayan kurumlar oluşturmuş devlet. Danıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ve MGK gibi. Bunlar halkın iradesini tam yansıtmayan, daha çok kurulu düzeni, yani otokrat devlet yapısının mantığını korumaya kollamaya çalışan kurumlar. Anayasa da sivil olmadığı için, bu kurumlar anayasal güvence altına alınmış. Bir sistemde yapılan icraatların hukuki olup olmadığını denetleyen mekanizmalar olacaktır. Bunlar demokrasiye aykırı değil. Burada kıstas, yasama organının çalışmaları olmalıdır. Yasamanın üretmiş olduğu kanunlar çerçevesinde değerlendirmeler yapılmalıdır. Ama yasama kurulunun üzerinde kurumlar oluşturulmuş. MGK sadece güvenlik açısından oluşturulmuş bir kurum olarak anayasa da görülse de, görev tanımı ve tarifi tam yapılmadığı için her alan –ekonomiden tutun politikaya kadar- müdahale etme hakkını kendinde görmektedir. Yeri ne olmalıdır? Yeri tamamen fiili terör durumlarıyla ilgili olmalıdır. Yine parlamentonun iradesinin kontrolünde bir kurum olmadır. Normal demokratik mantık bunu gerektirir. —Bediüzzaman’ın Münazarat adlı eserinde yer alan "Hürriyet budur ki; kanun-u adalet ve te'dibden başka hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şahane serbest olsun" cümlesini bir nevi demokrasi tanımı olarak dillendirebilir miyiz? Elbette. Demokrasinin temelinde özgürlük var. Haliyle bireyin özgürlüklerinin nereye kadar olduğunu ifade eden bir tanım. Onun için herkesin kanunlar ve ahlâk çerçevesinde özgür olması gerektiğini ifade ediyor. —Yukarıda verdiğiniz cevaplardan yola çıkarak söyleyecek olursanız, demokrasi yolunda en büyük problemimiz nedir? En büyük problem, insanımızın demokratik hak ve özgürlüklerini elde edip, koruyup kollama açısından yeterli bilgiye ve donanıma sahip olmamasıdır. Yani eğitim yaygınlaştıkça; ideolojik anlamdaki eğitimden çok, özgür düşünen bireyleri yetiştirebilen eğitim yaygınlaştıkça, insanlar rahatlıkla bilgiye ulaştıkça, bu problem de yavaş yavaş azalacaktır. Özetle, insanlarımızın yeterli eğitim ve bilgi seviyesine sahip olamaması ve kazandıkları eğitim ve bilgiyi de ideolojik bir eğitim sürecinden geçerek kazanmaları demokrasimizin önünde en büyük problem olarak görülüyor. —Son olarak, yüz küsur yıllık demokrasi serüvenimizde dünyanın neresinde duruyoruz? Batılı demokrasilere baktığımız zaman, onların gelmiş olduğu konuma gelmediğimizi görüyoruz. Öbür taraftan dünyanın çoğuna baktığımızda kötü durumda da değiliz. Özellikle İslam dünyasına baktığımızda, kontrollü de olsa bir demokratik yönetim sistemimiz var. Seçimler yapılıyor, yasama organı olan parlamento oluşturuluyor, anayasa var, kısmi de olsa denetime açık bir yürütme var, kurumların yetki ve sorumluklarının yazılı olduğu metinler var, haber alma özgürlüğüne hizmet etmeye çalışan bir medya var, demokrasiye inanan aydınlar var. İnsanlarımızı mutlu etmeye yetecek noktada olmasa bile dünyanın diğer kısımlarına baktığımızda demokratikleşme yolunda önemli bir mesafe kat ettiğimiz görülüyor. (Bu makale 10707 kere okundu.) Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. | |
Bu yazarın tüm makalelerini görüntüle |
|