Medya okuryazarlığı bir safsata mı, gerçek mi?
Yazan Mustafa Gökmen   
Monday, 20 October 2008

Gazete, radyo ve televizyon ve internet gibi kitle iletişim araçlarının tümünü tanımlamak için "medya" tabirini kullanıyoruz. Son yıllarda yaşanan teknolojik gelişmelerle birlikte bu medya araçlarından birisi yani "internet" özellikle gençler açısından en önemli mecra haline geldi.

Bir tıkla, günlerce haftalarca uğraşarak elde edemeyeceğimiz bilgilere hemen erişebilme imkânına kavuştuk. Ama bu yeni medya kanalıyla birlikte medyadaki bilgi kirliliği de aynı hızda arttı. Çünkü internetin vatanı yok. Bu sebeple de denetim konusunda genel geçer uluslar arası kabul görmüş kuralların dışında, sınırlama-hukuki düzenleme yapılamıyor. Dünyaya kapalı ülkeler hariç, genel yaygın kabule göre "internet medyası" demek sınırsız özgürlük demek. Ama bu sınırsız özgürlük meselesinin gereğinden fazla abartılması neticesinde insanlığın hayrına güzel hizmetlere vesile olabilecek bu medya kanalı insanlığın felaketi için de kullanılabilir olma potansiyelini de içinde barındırıyor. Özellikle tüm dünyada gençlerin yaygın olarak kullandığı bu medya kanalı kullanan bazı siteler gençlere zararlı içerik sunmaya devam ediyor. Bu zararlı içeriklerin başında pornografik içerikli yayınlar çekiyor. Buna ilave olarak kimi terör örgütlerinin kurduğu ve şiddeti özendiren siteler, satanizm gibi şeytani inançları ve anlayışları yayan siteler, kumar gibi kötü alışkanlıkları yaygınlaştıran siteleri de sayabiliriz. Bu siteleri kapattığınız takdirde başka bir ad altında başka bir ülkedeki servis sağlayıcıdan tekrar yayın yapabiliyor olması tehlikenin vahametini arttırıyor. İşte tam bu arada genel olarak "medya okuryazarlığı" diye özetlenebilecek, özel de ise "internet okuryazarlığı"nın okullarda gençlere eğitiminin verilmesi gerekiyor.

Yazının girişinde tanımladığımız "medya" içerikleri ile ilgili Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ve Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) imzaladıkları bir protokolle olumlu bir adımı geçtiğimiz senelerde attı. Pilot olarak seçilen okullarda seçmeli ders olarak,  "medya okuryazarlığı" dersini koydu. Bu olumlu adım geleceğimiz adına atılmış önemli ve büyük bir adım. Aya ilk ayak basan Neil Armstong'un aya ayak bastığında söylediği bir söz var: "Bu benim için küçük insanlık için büyük bir adım." Medya okuryazarlığı'nın seçmeli ders olarak da olsa okullara girmiş olması çok önemli takdire şayan bir gelişme. Umarız eksikleri tamamlanarak bütün okullara ilköğretimden itibaren yayılır ve zorunlu dersler arasına girer.

Dünyanın medya kanalları vasıtasıyla küçük bir köy haline geldiği günümüzde artık kamuoyunu ve dolayısıyla milleti ve onun değerlerini medyanın şekillendirdiği düşünülürse bu bir bakıma kaçınılmaz atılması gereken bir adımdır.

Okullarında seçmeli ders olarak verilmesi kararlaştırılan bu ders sayesinde artık öğrencilerimiz televizyon, internet, gazete, radyo gibi basın yayın organlarını takip ederken seçici olmasını, gerçekle kurguyu ayırt etmesini, yorum yapabilmesine ve eleştirel bakabilmesini sağlayacak.

 

Medya okuryazarlığı nedir?

Medya okuryazarlığı kısaca, medya metinlerinin içeriğine güvenmeme ve metinlerin anlamıyla ilgili şüpheci bakış yöntemleri geliştirme diye özetlenebilir. Kimi zaman bilginin kitlelere iletilmesi sürecinde medya, haberi kaynağından alıp bir metin halinde biçimlendirip hedef kitleye sunar. Medya kanalları bazen bilgiyi içinde bulundukları siyasi-ekonomik organizmanın-şirketin çıkarı doğrultusunda manipüle edilebilir. Bu manipülasyon bazen medya terörüne bazen de propagandaya dönebilmektedir. Okuyucu, dinleyici ve izleyici haber metinleri ve görüntüleri olarak karşısına gelen bilgiyi olduğu gibi alabilir. Veya olduğu gibi almayı reddederek, o bilginin ilintili olduğu taraflar arasındaki ilişkileri, bilginin sunuluş biçimi ve zamanlamasını değerlendirerek, aslında neler olup bittiğini kestirmeye doğru bir algılama yapmaya çalışır. İşte okuyucu, dinleyici ve izleyicilerin medya kanallarından kendilerine gelen verileri böyle bir süzgeçten geçirmesine kısaca "medya okuryazarlığı" diyoruz.

Son zamanlarda Başbakan Erdoğan ve Doğan Medya Grubu Başkanı Aydın Doğan arasında ortaya çıkan tartışmaya ve daha önce şahit olduğumuz medya üzerinden yürütülen kavgalara bir de bu gözle bakmakta yarar var.

İdeolojik olarak yakın durulan siyasi partiler ve siyasetçiler, ilan ve reklâm veren gruplar, aynı gruba ait diğer şirketler ve bu şirketlerin ekonomik, politik veya sosyal ilişkileri kimi durumlarda haberin veya programın içeriğinin şekillenmesinde baskın unsur olabilmektedir.

Her medya kuruluşu kendine özgü örgüt kültürü, ideolojik duruşu, yayıncılık politikası gibi program içeriklerini belirleyecek farklılıklar taşımaktadır.

Her ne kadar medya profesyonelleri program içeriklerinin oluşturulmasında sahiplerinden ve onların öznel çıkarlarından bağımsız hareket ettiklerini öne sürseler de, bu gerçeklerle örtüşmemektedir.

Güncel Erdoğan-Doğan tartışmasında Türk medyasının iktidara yakın olan kısmı Başbakan'ın yüzde yüz haklı olduğu gerçeğinden hareketle yayın yaparken, iktidara karşı olan medya organları da tam tersi bir tutum sergiledi. Eğer toplumumuz medya okuryazarlığı bilincine sahip olsa, bu tür durumlarda kendilerine iletilen verilere şüpheyle yaklaşıp belli bir süzgeçten geçirerek değerlendirecektir. Medya okuryazarlığı olaylara, kişilere "siyah/beyaz" bir gözlükle değil, bazen de "gri gözlükle" bakmayı gerektirir.

Medya okuryazarlığı'na neden ihtiyaç var?

İlk bakışta okuyucu, izleyici dinleyici birey medyadan kendisine doğru akan çok yetersiz olan bilgiye muhatap olur. Birey kendisine doğru kontrolsüzce akan bilgi yağmuru karşısında oldukça aciz bir pozisyonda görünür. Bu durumda iyi/kötü, faydalı/zararlı, doğru/yanlış ayrımı için çaba sarf eden bireyin bu çabası afakî ve boşuna bir çaba gibi görünse de, edineceği sorgulayıcı, şüpheci tutumu ona çok değer kazandıracaktır. Birey bu çabanın sonunda eşik bekçisi konumunda bulunan ve fikir ve düşüncelerine itibar edilen kimi aydınların da yardımıyla, aslında neler olup bittiğine ilişkin fikir edinme şansına sahiptir. Bu zihinsel araştırma faaliyeti çok zahmetli ve zaman alıcı bir çalışma olmakla beraber, sıradanlaşacak kadar tekrar edilirse giderek kolaylaşır ve meleke haline gelir. Böylece bireyin dünyayı algılaması ve değerlendirmesi sürecinde de büyük yarar sağlayabilir. Bu konuda herkes kendince yollar geliştirmiştir. Bazı kimseler mesela Hürriyet gazetesinin yazdığı her şeyi, anlam itibarıyla tam tersi doğrultuda okuyarak bir sonuç elde edilebilir. Buna karşılık bazı kimseler de Vakit gazetesinin ya da başka bir muhafazakâr gazetenin yazdığı yazıları ve verdiği haberleri anlam itibarıyla tam tersi doğrultuda okuyabilir. Buna benzer biçimde, farklı anlayışların pencerelerinden bakan birkaç gazeteyi her gün okuyan; ya da aynı haberle ilgili radyo haberlerini, internet haberlerini, televizyon metinlerini, aynı konudaki gazete metinleriyle karşılaştıran kimseler de benzer kanaatlere ulaşabilir. Türkiye, bu işi İletişim Fakültelerinde ya da sosyal bilimler alanında çalışan akademik düzeyde irdeleyen akademisyenler var. Bu akademisyenler olaya bilimsel yöntemlerle yaklaşıp, metinleri didik didik eder. Özenle seçilen tek bir sözcüğün cümle içinde nerede kullanıldığına; kullanıldığı yere göre hangi anlamı üstlenebildiğine varana kadar detaylı çalışmalar vardır. Ama sokaktaki ortalama vatandaş için basit pratik "Medya okuryazarlığı" temel ilkeleri içermeli, ayrıntılarda boğulmamalı.

 

Peki çare olmalıdır?

Çare ve çözüm olarak gençlerimize okuma alışkanlığı gibi güzel alışkanlıklar kazandırmazsak, medya kanallarının zararlı etkilerine açık hedef haline getiririz. Gençlerimize helal-haram, meşru-gayrimeşru, günah-sevap ölçüsünü vermezsek, neye göre hareket edeceğini bilmeyen bir nesil ortaya çıkar.

Gençlerimize eğitimde sadece okul bitirip diploma vermeyi hedeflersek, onlara şefkat-merhamet-sevgi-saygı gibi manevî duyguları aşılamazsak; şefkatsiz, merhametsiz, sevgisiz, saygısız bir "gençlik kitlesi" yetiştirmiş oluruz. “Ağaç yaşken eğilir” sözünden hareketle gençliğimize güzel fikirler kazandırmalıyız.

Teknoloji ve medya ile dünyaya açıldık fakat kendi içimize kapandık. Kapı komşunuzdan haberiniz yok. Çocuklarınızın ruh dünyasından haberimiz yok. Dünyaya açıldık, ama birbirimize ve kendimize açılma kabiliyetini kaybettik. Batılı iletişim bilimcilerin "stupid box - aptal kutusu” dedikleri televizyon, "alternatif dost" haline büründü. Evlerimizde, aile ortamında ya da dost meclislerinde onsuz yapamayacağımız "tek ortak ihtiyacımız" haline geldi. Adeta televizyonun kablosunun bir ucu kalbimizin içine bağlanmış durumda. Yalnızlığımızın ve tatminsizliklerimizin elektrik yükünü oraya boşaltıyoruz oradan enerji almaya çabalıyoruz.

Bir başka konu, bilgisayar ve internet tiryakiliğidir. Tıpkı televizyon gibi. Eğitim araçları içindeki en büyük etki gücü de yine bilgisayara geçmiş durumda. Bütün bunlar medya okuryazarlığını mecburiyet haline getiriyor. Şimdilik okullarda bu ders sosyal bilgiler öğretmenleri tarafından veriliyor. Sosyal bilgiler öğretmenlerimizi küçümsemek haddim değil. Ama bu dersin medyayı bilen, bu işin eğitimini almış uzman kişiler tarafından verilmesi şarttır. Bu şekliyle, tıpkı matematik öğretmenlerinin resim dersi vermesi gibi çarpık bir durum söz konusu. Umarım gelecekte bu ders bir branş dersi haline getirilerek işin uzmanları tarafından verilir ve beklenen faydalar da böylece temin edilmiş olur.


(Bu makale 6850 kere okundu.)

Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir.

Mustafa Gökmen
Yazar hakkında:
Kendisi şu ana kadar bize biyografisini göndermediği için ayrıntılı bilgi veremiyoruz...